7 Temmuz 2013 Pazar

KORKUDAN KORKMAK (Aziz NESİN)

Nelerden korkarsınız? Yükseklik, yalnızlık, karanlık, örümcek, uçağa binmek... Peki hiç düşündünüz mü korkudan korkmak nedir, yaşantımızı nasıl etkiler? Aziz Nesin “Korkudan Korkmak” adlı kitabında bu sorunun cevabını arıyor ve pek çok şeyi sorguluyor. Ülkemiz için sorumluluklarımızı yerine getiriyor muyuz; iyi birer vatandaş olmak, çocuklarımızı topluma faydalı bireyler olarak yetiştirmek için gerekenleri yapıyor muyuz ya da en azından bu yolda gayret gösteriyor muyuz? 

görsel: edward munch
“Başkalarını korkutmaya çalışan ve korkutanların kendileri daha
çok korkarlar ve korktukça, korkularını yenmek için daha çok korkutmaya çalışırlar. Bu korku kısırdöngüsü böylece sürer. Gerçekten yürekli olanlar, ne başkalarını korkutmaya çalışır, ne kendileri korkarlar.

*       *       *       *       *

“Uyandırdığı çağrışımlardan başka, benim için bir kitabı değerlendirici ögelerden birkaçı da, toplumun gereksinmesine yanıt verebilmesi, insanları yaşamlarını kolaylaştırıcı biçimde aydınlatması ve okurlarda değişme ve değiştirme isteğini yaratabilmesidir.”

Sizin bir kitabı değerlendirici öğeleriniz nelerdir? Size bir şeyler öğretmesi mi, hoşça vakit geçirtmesi mi, sizi size anlatması mı, anlaşılır olması mı ya da ilginç benzetmelere, farklı bir anlatıma sahip olması mı? Peki, okuduğunuz kitaplar sizde değişme ve değiştirme isteği uyandırıyor mu? Siz de “Bir kitap okudum hayatım değişti.” diyenlerden misiniz; yoksa “Her okuduğum kitap bende bir iz bırakır, bir yenilik meydana getirir.”  diyenlerden mi?

                                   *          *          *          *          *  
       
“İnsan toplumun bireyi olduğuna göre, her insanın bir üstbeni (vicdanı) ister istemez vardır. Örneğin Hitler’in, Mussolini’nin, sizin, benim, hepimizin vicdanları olduğu gibi… Vicdanlarının sesini dinlediklerini söyleyen insanlar, üstbenlerini oluşturup biçimlendiren ve yabancılaşmış oldukları toplumsal güçlerin seslerini dinlemektedirler. Bu yüzdendir ki, örneğin Çernobil olayından sonra Türkiye çaylarında radyasyon yok dediği için işinden çıkarılan Türkiye Atom Enerji Kurumu Başkanı “vicdanım huzur içinde” diyebildiği gibi, çaylarda radyasyon olduğunu söyleyen uzmanlar da, Atom Enerji Kurumu Başkanını işinden çıkaran Başbakan da “vicdanım huzur içinde” diyebiliyor. Oysa bu üç kişiden en az birinin vicdanının huzur içinde olmaması gerekirdi.”

Çoğu zaman ne deriz? “Vicdanının sesine kulak ver.” Peki, herkes vicdanının sesine kulak veriyor mu? Yoksa herkes vicdanının sesine kulak verince işler daha mı çok karışıyor? Aç olduğu için dayanamayıp ekmek çalan birini cezalandırırsak mı vicdanımız daha rahat olur, cezalandırmazsak mı? Kimimizin vicdanı “Cezalandırılmalı!” der, kimimizinki “Bu seferlik affedelim.” Kararı kimin vicdanına göre vermemiz gerekir?

                                   *          *          *          *          *        
 
“Toplumsal korku, toplumun bir bölümünü ya da çoğunluğunu etkisi altına alarak ortaklaşa (anonim) korkular da oluşturur. Örneğin, dünyamız insanlarına benzeyen başka türlü yaratıkların başka gezegenlerden inerek dünyamızı zapt ve işgal edeceği üzerine ABD’de yapılan sürekli yayınlar, hatta bu konuda kurulan dernekler, yayınlanan sözde bilimsel dergiler, kitaplar ve çizgi romanlar ABD halkında öyle bir ortaklaşa korku yaratmıştı ki, OrsonWelles’in bir radyo programına özgünlük olsun diye “Şu anda dünyamıza Merih insanları inmiş bulunuyor!” diye başlamış olması Amerikan halkında çok büyük korku (panik) yaratmış ve bu korkunun etkisiyle kurtuluş için evlerinden bilinmeyenlere doğru kaçanlar, toplumsal ortaklaşa korkunun bir tarihsel olgusunu vermişlerdi. Merih insanlarının dünyamızı işgal edeceği korkusunun uyanabilmesi için o toplum insanlarının kurgubilimsel romanlarla, filmlerle ve az çok teknikle yakınlığı, ilişkisi olması gerekir. Bu yüzden geri kalmış toplum insanları, Amerikalıların Merih insanlarından korkusunu gülünç bulabilirlerken, kendilerinin başka toplumsal ortaklaşa korkular içinde yaşadıklarını ayırt etmezler.”

                                   *          *          *          *          *

“Ağacı görüp ormanı göz ardı etmek nasıl yanlışsa, ormana bakıp ağacı gözden kaçırmak da yanlıştır.”

                                   *          *          *          *          *

“Türk insanının üretmen olmadan tüketmen olarak eğitilerek yetiştirilmesi, Türkiye’nin dışa bağımlılığını gösterir ve bu dıştaki parlak cilalı görünüşe karşın özde geriye doğru gidişin başlangıcıdır.”

Üretmen miyiz, tüketmen mi? Dışa bağımlılık mı? Bir bakalım. Spor ayakkabınızın üretim yeri… Ya bilgisayarınız, fotoğraf makineniz? Cep telefonu, şemsiye, parfüm, krem… Made in…. PRC, France, USA?!

                     *          *          *          *          *

“Salt insanları değil, gelenekleri, tabuları, yasaları, görenekleri, verilmiş yargıları, her şeyi eleştirmelisiniz. Eleştirmek, her zaman haklı olduğunuz anlamına gelmez. Ama bir şeyi, eleştirdikten sonra benimserseniz, neyi, niçin kabul etmiş olduğunuzu bilirsiniz. Eleştirinin amacı eleştiri değil, doğruyu bulmaktır. Eleştiri olsun diye eleştirmek, yani her zaman, her yerde, her ne olursa olsun ille de eleştirmek alışkanlığı, bilgiçlik taslama biçimine gelebilir. Bunu önlemek için de, özeleştiri ve özdenetim gereklidir.”

Eleştiri ve yergi aynı anlama mı gelir farklı anlama mı? Biz eleştirmek yerine genelde yeriyor, olumsuzlukları mı söylüyoruz? Hatta belki de nefretimizi dile getiriyoruz. Acaba olumsuzluklara odaklandığımız için mi eleştirdiğimizi sandığımız şeyleri benimseyemiyoruz? Ne de olsa “o” kötü, diğerleri iyi. O zaman tartışmaya gerek yok. Peki, neden kötü? “Kötü de ondan”  Sebep… Yok; açıklama… Yok; düşünce…

                                   *          *          *          *          *   
      
 “Türkiye dünyada en çok yasakların bulunduğu ülkedir, ama aynı zamanda dünyada en çok yasakların çiğnendiği ülkedir de… Ne denli çok yasak konulursa, o denli de çok yasak çiğnenecek demektir.”

                                   *          *          *          *          *   
      
“Çocuk şunu öğrenmelidir: Ben ‘bir şey’im, ama herhangi ‘bir şey’ olmadığım gibi ben ‘her şey’ de değilim.”

Çocuklarımıza “bir şey” olmayı öğretebiliyor muyuz; yoksa onlar kendilerini “hiçbir şey” ya da “her şey” mi sanıyorlar?

                                   *          *          *          *          *      
   
“Uygarlık, ancak pek çok nitelikleriyle tanımlanabilecek bir kavramdır. Ben uygarlığın niteliklerinden özellikle şu ikisi üzerinde duruyorum:
●Tedirgin olabilmek: Çirkin, kaba, bayağı, kötü, yanlış olan her şeyin, insanın beş duyusunu, sağbenisini (zevkini), sağduyusunu tedirgin etmesi, o insanın uygarlığını gösterir. (Pis koku, kulak tırmalayan sesler, uyumsuz renkler, gürültü, iğrençlikler, kabalıklar, her türlü bayağılıklar, düzeysiz konuşmalar ve kaba davranışlar, kirli görünümler, yalan, demagoji vb.)…
●Uygarlığın bir niteliği de, uygar insanın uzakgörüşlü olması, geleceği önceden yaşamasıdır. Burnunun ucunu bile görmeyen, günügününe yaşayan, yarınları ve uzak yarınları yaşarmış gibi tasarlayıp düşünemeyen insan uygar olamaz. Bir insan, ne kerte uzağı (hatta ölümünden sonraki uzağı bile) tasarlayarak, düşünerek yaşarsa, o denli uygar kişidir.”

Peki, toplumsal ya da bireysel olarak biz ne kadar uygarız? Acaba gerçekten uygar olmak istiyor muyuz? Yoksa uygarlık sıkıcı mı? (!)  Her taraf pırıl pırıl, sakin; herkes kibar, şık, dürüst…

                                   *          *          *          *          *

görsel: chris buzelli
“Orta tabakadan tanıdığım bir ailenin tek çocuğunun özel odası oyuncaklarla doluydu. Altı-yedi yaşındaki çocuğun her türlü oyuncağı vardı. Çocuğu artık oyuncakla sevindirmek olanaksızdı. Bigün annesinin şöyle dediğini anımsıyorum:
— Artık oğlumuzu oyuncakla sevindirebilmemiz için ona gerçek bir uçak almamız gerekiyor; oyuncak olarak alacak başka bişey kalmadı.”

Annenin cümlesi size de tanıdık geliyor mu?

                                   *          *          *          *          *

“Bir çocuğun oyuncağını kırmamasını istemenin ne büyük saçmalık olduğunu hiç düşündünüz mü? Küçük oğluma Almanya’dan armağan getirdiğim elektrikli treni  daha ilk günü bozduğunda ne kerte kızdığımı şimdi düşünüyorum da, elli yaşımın aptallığına şaşıp şaşıp kalıyorum. Çocuk, kırmadan, bozmadan, yapmasını nasıl öğrenecek? Karnına basınca viyaklayan bebeğin, canlı olmadığı halde nasıl viyakladığını merak etmeyip de karnını makasla delip içine bakmayan meraksız çocuk, sizce nasıl bir çocuktur? Ben, meraksız çocuklar yetiştirmek istemiyorum.”

Bahçede top oynayan çocuklara “Evladım dikkat edin, camlara gelmesin; yerden oynayın, topa hızlı vurmayın.” diyen bir komşu size de tanıdık geliyor mu? Ya da teneffüs sırasında “Oğlum otur yerine, kıpırdama.” diyen bir öğretmen? Peki deniz kenarında üzerinde mayosuyla kumdan kale yapan çocuğuna dönüp “Kızım dikkat et, şimdi ıslanacaksın; hem yere oturma mayon kirlenir.” diyen bir anne?

                                   *          *          *          *          *

“ ‘Bana dokunmayan yılan bin yaşasın!’ diyenler çok var. Sonuçta ne oluyor? Evet, yılan bin yaşıyor, ama dokunmadıklarına dokunmadığı için değil, sıraya koyup zamanı gelince onlara da dokunduğu için.”

                                  *          *          *          *          *

“Mustafa Kemal Türkiyesi, yabancılardan on para almadan, sömürgenlerden yardım dilenmeden, demiryollarıyla, endüstrisiyle, her şeyiyle kurulmuştur. İkinci Dünya Savaşı Türkiyesi, Kurtuluş savaşı Türkiyesinden daha mı yoksuldu ki, gırtlağımıza kadar borca gömüldük? Bu borçlar uğruna, ne olduğu hâlâ halktan saklanan gizli ikili anlaşmalar yapıldı yabancılarla.”

                                        ▬        ▬        ▬        
İlginizi çekebilir:

2.Küçük Şeyler – Üstün Dökmen