19 Aralık 2013 Perşembe

ARABA SEVDASI (Recaizade Mahmud EKREM)

“Araba Sevdası”  Recaizade Mahmud Ekrem’in, dönemin İstanbul yaşamına ışık tutan romanı. 
Bihruz Bey sevdiğine kavuşacak mı, babasından kalan mirasa ne olacak, Fransızca sevdası mutlu sona ulaşmasına yardımcı olacak mı?
Kitapta anlatılanlar sıradan bir aşk hikayesi midir yoksa dönemin toplumsal bir eleştirisi mi? Karar sizin...

“Bizim memlekette emsali henüz görülmemiş bu ‘moda’ gezinti yerinden her vakit, hatta mehtaplı gecelerde bile faydalanmak için pek çok aileler Çamlıca, Bulgurlu, Kısıklı, Tophanelioğlu, Bağlarbaşı taraflarında köşkler, haneler yaparak bahar gelir gelmez hemen taşınmakta acele etmişlerdi.”   

   
                                               * * * * *

“İllerde bulunduğu vakit en büyük zevki – sırmalı esvap içinde, midilli veya at üzerinde, arkasında çifte çifte uşaklarla sokak sokak gezip dolaşmaktan ibaret olan küçük beyin, İstanbul’a geldikten sonra merakı üç şeye yoğunlaştı: Birincisi araba kullanmak, ikincisi alafranga beylerin hepsinden daha süslü gezmek, üçüncüsü de berberler, kunduracılar, terziler ve gazinolardaki garsonlarla Fransızca konuşmak.”

                                               * * * * *

“Bihruz Bey her nereye gitse, her nerede bulunsa, maksadı çevresini görmek değil, yalnızca kendini göstermekti.”


                                               * * * * *

“Bu arada, Bey’in Farsça ve Arapça hocaları kovuldukları için konağa gelmemeye başladılar. Yalnız Mösyö Piyer adındaki Fransızca hocası, beyin nabzına göre şerbet veren kurnaz bir ihtiyar olduğundan onun eskisi gibi devamına izin verildi, hatta dört liradan ibaret olan maaşı altı liraya yükseltildi.”

                                               * * * * *

“Bir köre demişler ki, ‘Hanımınız bir güldür’. O da, ‘Dikenlerinden öyle anlıyordum’ cevabını vermiş.”

                                               * * * * *

“Bihruz Bey, bazı düşüncelerinde haklıydı, fakat çoğunda değildi. Önce sarışın hanımın parol (söz) tutmadığından şikâyetçi idi. Hâlbuki Beyefendi’ye kimsenin söz verdiği falan yoktu. İkinci olarak söz olmayınca randevuya gelinmediği için haber göndermeye; özre filan da gerek olamazdı. Üçüncü olarak, Bey’in aşk mektubu gerçekten değil de, def-i bela kabilinden kabul olundu. Hatta mektubu almak için uzanan el de sarışın hanımın değil, arkadaşı Gülşeker Hanım’ın eliydi. Dördüncü olarak, mektup okunmadı; yalnız açıldı, bakıldı, içindeki çiçeğin zarifliğinden, kâğıdın mis gibi koktuğundan bahsolundu. Beşinci olarak, mektup okunmadığı için hanımların ondan sonraki hareketlerine kesinlikle tesiri olmadığı gibi okunabilseydi de yine olmayacaktı. Altıncı olarak, mektup pek yerine gitti ki iki parça edilip büküldükten sonra, Bağlarbaşı’ndan Bülbülderesi’ne inerken solda kalan terk edilmiş mezarlığa fırlatıldı, taşıdığı aşk ve sevginin garip sırları yoksunluğa emanet edilerek susturuldu. Yedincisi, Keşfi Bey’in sarışın hanımla bir ilişkisi olması şöyle dursun, hatta evvelki cuma akşamından beri sarışın hanım Keşfi Bey’in hatır ve hayaline dahi uğramamıştı.”

görsel: william henry bartlett
                                               * * * * *

“Babasını ve bunlardan örnek alan başkaları tarafından çocuğun kandırılarak idare edilmesinden vazgeçilmediği için, zavallı çocuk her gün çeşit çeşit, renk renk, özenli özensiz, kaba ince, yerli yersiz yalanları işite işite, kendisi de zekâsının izin verdiği ölçüde, şaka tarzında ufak yalanlar uydurmaya, çevresindekileri aldatmaktan zevk almaya başlamıştı. Bu kötü alışkanlık gitgide ahlakında kökleşerek zekâsıyla orantılı olarak büyüye büyüye diğer eğilimlerin üstüne çıktı.
Keşfi Bey, yalanı kimseye zarar vermek düşüncesiyle söylemezdi, fakat söylediği yalanların sonucunun bir kimse için zararlı olup olmayacağını da düşünmezdi.”

                                               * * * * *

“Kendimi bir dereceye kadar sevdirdimse de yüreğinde istediğim yere ulaşamadım.”
                                     ▬        ▬      ▬