DİL VE KÜLTÜR (Suat Yakup BAYDUR)

Konuştuğumuz, anlaştığımız, bilgiyi aktardığımız, güzellikleri paylaştığımız “dil”imiz. Doç. Dr. Suat Yakup Baydur da “Dil ve Kültür” adlı kitabında dilin yapıtaşı sözcüklerden ve dilin bir kültür taşıyıcısı oluşundan söz ediyor.


Kitap, bir öğretmen arkadaşın hediyesi. Aslında okuduğum her kitap burada yer almıyor; ancak bu kitabı - daha önce okumuş olmama rağmen - hemen gözden geçirip listeye ekledim. Neden mi? “İsa Yazmaları” ve “Daire’ye Dair” adlı kitaplarda sözcüğün kökeni ile ilgili alıntıları aktarırken fark ettim ki benliğimiz, kimliğimiz, kültürümüzün aktarıcısı dilimiz ile ilgili böyle bir kitaba yer vermemek olmaz. Günümüzde teknolojinin de etkisiyle pek çok kişi “dili istediğim gibi kullanır, istediğim gibi yazarım” demekte. Tabii ki bu bir tercih meselesi. Ama “binlerce yılın” birikimini, alt yapısını, gelişimini yok saymak “Türkçe”mize saygısızlık gibi geliyor bana. “yanlış da yazarım yalnış da” diyen bir kişi çoğunlukla farkında bile olmadan Türkçe’mizin taşıyıcı gücünü olumsuz yönde etkiliyor. Çünkü yanlış sözcüğü yanılmak’tan türemiştir. “Ne fark eder ki” dediğinizde kültür köprüsünün taşıyıcı ayaklarına bir çentik atmış oluyorsunuz. Herkes bir çentik atınca da…                                                                        Bunlar pek de gözümüze çarpmayan, “Aman n’olacak canım” dediğimiz hatta sevimli bulduğumuz kullanımlar olabiliyor çoğu zaman. Ancak uzun vadede dilimize, kültürümüze ne kadar zarar verebileceğimizin çok da farkında değiliz sanırım. “Ben ne yapabilirim ki!” demek yerine biraz daha özen göstersek, dikkat etsek, bilmediğimizi öğrensek, “Aman böyle oluversin işte” demesek.
Çoğu mevzuda mangalda kül bırakmayan bizler konu “dil” olunca epey gevşek davranabiliyoruz galiba. 

“Demokrasimizin gelişmesiyle doğduğu anlaşılan bir serbestlikle son zamanlarda meslek ve görüş bakımından çeşitli kimselerin gazetelerde Türk dili yahut lisanı üzerine yazdıkları makalelerle karşılaşıyoruz. Dil üzerine yazılarını okuduklarım arasında bir filoloğun yahut bir dil bilgininin bulunmayışı bana bu eksiği tamamlamaya çalışarak meseleyi bir filolog olarak geniş okuyucu yığınının gözü önüne sermek kararını verdirdi. Şimdi bu karara uyarak, hep birlikte dil meselemizi gözden geçirelim.”

Kitap “Bir Filolog Gözüyle DİLİMİZİN TUTTUĞU YOL”,  “Osmanlıca-Türkçe”, “Türkçenin Yolu”, “Türkçede Yaşayan Yunanca Sözcükler” gibi farklı bölümlerden oluşuyor. 1912-1953 yılları arasında yaşamış Baydur’un 1949-1952 yılları arasındaki gazete yazılarına yer verilmiş kitapta. Sözcükler ve bunların kökeniyle ilgili bilgiler bizi hem farklı coğrafyalara hem de adeta arkeolojik bir kazıya götürüyor. Üniversite yıllarından beri etimolojiye ilgi duyduğum için “sözcüklerin kökeni”yle ilgili bu kitabı da beğeniyle ve ilgiyle okudum. Siz de bu konulara ilgi duyuyorsanız kitap hoşunuza gidebilir. Ancak bazı yazılardaki ayrıntıları ve açıklamaları yorucu ya da sıkıcı bulabilirsiniz. Her söylenene katılmamız ya da karşı durmamız mümkün değil elbette. Önemli olan okuduklarımızı anlamaya çalışarak, araştırarak kendi süzgecimizden geçirmek.

                                               * * * * *

“İngilizce translation  = ‘tercüme’ sözünün aslı olan Latince translatio’nun Türkçesi karşıya-taşıma demektir, Almanlar bunu ‘karşıya-koyma’, ‘karşıya-geçirme’ manasına gelen Über-setzung kelimesini kurarak karşılamışlardır.”

                                               * * * * *

“Biz Türkler Avrupalılara yalnız teknikte, çeşitli bilim alanlarında değil, Türk kültürü ve dili ile uğraşmakta da yetişmek zorundayız. Bugün Almanların yaptıkları çevirmeden 80 yıl sonra Kutadgu Bilig’i gençlerimize Türkçeye çevrilmiş olarak veremiyoruz. Bunun için bir yirmi yıl daha beklemek bizim için pek utandırıcı bir şeydir.”

Kutadgu Bilig adlı esere daha önce "kitap pınarım"da yer vermiştim. Çeviri Reşid Rahmeti Arat'a ait. Elimdeki 1991 yılına ait 5. Baskı. İlk baskısı ise 1959 yılına ait. Yukarıdaki alıntının yapıldığı yazının 8-10 yıl sonrasında ilk çeviriye kavuşmuşuz. Dede Korkut Hikayeleri'nin de orijinal iki nüshası bulunduğunu ve bunların Dresden ve Vatikan nüshaları olduğunu hatırlatmak isterim. Yabancıların dilimize, kültürümüze gösterdikleri ilgi - sebebi her ne olursa olsun - yadsınamaz.

                                               * * * * *

“Batı kültürüne ve medeniyetine bağlanalı kâtibi sekreter yaptık, kâtib’in Arapça yazan demek olduğunu biliyoruz, sekreter’i de öğrenelim: Latince secretum ‘ayrı, gizli olan şey’dir, sır’dır, sekreter ‘sırları bilen kişi’ oluyor.”


                                               * * * * *

“Fransızca’da ‘imtihan’ demek olan examen ile ‘tetkik ve imtihan etmek’ demek olan examiner’nin aslı Latince examen olup bu da terazinin dili demektir. Fransızlar tetkik ve imtihan ederken ‘tartıyorlar’, Osmanlı için imtihan, ‘mihnet’, yani eziyet ve zahmet’tir.”

Yukarıdaki alıntıdan da anlaşılacağı üzerine toplumların dünya görüşü, bakış açısı doğal olarak kullandığı dile de yansımakta. Bizler de sözcükleri yanlış kullanıyor, doğrusunu öğrenmek için çaba sarf etmiyorsak bu, toplumumuzun pek çok şeye bakış açısının değiştiğini, kolaycılığa yönelmekte olduğumuzu anlatabilir bize. 1984 romanını okuduğumuzda “tarihi siliyorlar, sözcüklerin anlamını daraltıyorlar” diyoruz da iş kendimize gelince hatalarımızı görmezden geliyoruz nedense. Dil, toplumun aynasıdır bir bakıma. Ve bu toplumda yaşayan bireyler de biziz.

                                               * * * * *

“Kültürce üstün ulusların kendilerini yabancı dillerin etkilerine kaptırmadıklarını, kültür alanında zayıf oldukları bir sırada yabancı kelimelerin istilasına uğramış bir dilin sonradan kendisini bundan kurtarabildiğini tarih bize gösteriyor.”

                                               * * * * *

Medrese’nin ders yeri, mekteb’in yazı yeri, meşher’in teşhir yeri, mezbaha’nın kesme yerimeksefe’nin sıklaşma yeri, medfen’in defn yeri, mesken’in iskân yeri olduğunu, bunlara ‘ism-i mekân’ denildiğini eski aydınımız öğrenmişti. Arapça öğrenimi görmüş eski liseli âmil’in amel’den geldiğini, amel’in ‘iş’ demek olduğunu biliyordu, bugün faktör diyen bir aydın bunun Latince facere ile bir kökten olduğunu ‘yapıcı’, ‘edici’ anlamına geldiğini bilmiyor. Bu bize ne anlatır? Ne mi anlatır? İçine girdiğimizi söyleyip durduğumuz batı kültüründe, eskiden doğu kültürü içindeki basamağımıza varmamış olduğumuzu! Eskiden aydınlarımız doğu kültüründen imtihana çekilmiş olsalar örneğin (meselâ) dokuz, on alabilirlerdiyse, şimdiki aydınlarımız batı kültürü imtihanında iki alsalar sevinebilirler.”

                                               * * * * *

“Karşısına âsâr-i atîka tertibi çıkınca eski aydın âsâr’ın ‘eserler’, atîk’in ‘eski’ demek olduğunu biliyordu, çünkü Arapça öğrenmişti. Günümüzün aydını için arkeoloji boşlukta asılı bir kelimedir: Onun ne demek olduğunu bilmez, onu bir yere bağlayamaz, çünkü eski Yunanca öğrenmemiştir.”


                                               * * * * *

“ ‘Anadolu’nun limanları, körfezleri, sınırları, iklimi, ayazmaları, kiliseleri, panayırları, mandıraları, fındıkları, fesleğenleri, lahanaları ünlüdür’ cümlesinde ‘ünlüdür’den başka bütün kelimeler Yunancadır. Sakın yeni bir divan edebiyatı dili yaratıyorum sanmayın! Kendimi zorlaya zorlaya, oyun olsun diye bir cümle kurdum. Şimdi bunların Hellence olduğunu göstermek gerek.”

                                               * * * * *

“Daha Homeros’un İlias adlı destanında limên, Türkçenin liman sözü anlamında kullanılıyor. Sonra eski Hellencede limnê ‘durgun su’ demek. Bugünkü Yunanlar (Yunanlılar demek yanlıştır: Türk-Türkistan, Yunan-Yunanistan, Türk-çe, Yunan-ca diyoruz, Yunanlıca değil) ‘liman’a limin (yazılışı: limên), ‘göl’e de limni (yazılışı: limnê) diyorlar.”

                                               * * * * *

“Kilisenin aslı olan ek-klêsia eski dilde ‘çağrılarak toplanma’, ‘toplantı’ anlamına geldiği gibi ek-klêo ‘dışarı çağırmak’ demektir. Arapça ‘cami’ gibi kilise de ‘tecemmu yeri’, ‘toplantı yeri’ demek oluyor.”


                                               * * * * *
Mıknatıs sözünde şehirlerimizden birinin adının yaşadığını biliyor musunuz? Eski Yunanca’da magnêtis lithos ‘Manisalı taş’, ‘Manisa taşı’ demektir: Fındık kelimesinde olduğu gibi isim atılmış, sıfat kalmış, magnêtês bizde mıknatıs. Almanlarda Magnet olmuş.

                                               * * * * *

“Osmanlıcaya bağlı kalırsak, gençlerimizden düzgün bir yazı beklememiz için onlara şu dilleri öğretmek zorundayız: 1.Arapça, 2.Farsça, 3.Latince, 4.Yunanca. İlk ikisi öğrenilmeden dünün Osmanlıcası, son ikisi öğrenilmeden de günümüzde batının etkisi altında doğmakta olan yeni Osmanlıca, yani Fransızca ile karışan Türkçe, doğru düzgün kullanılamaz. Kullandığı yabancı kelimelerin geldiği dili bilmeyen aydın çok kere yanlış yapar.”

                                               * * * * *

“Avrupa’nın medeniyet ve kültür alanındaki ezici üstünlüğünü gören, Avrupa kültür çevresine girmenin kaçınılmazlığını anlayan Atatürk, birçok devrimle bizleri Asyalılıktan kurtarıp Avrupalılaştırmaya çalışmıştır. Fakat o bizim sadece Avrupa medeniyetinin bir taklitçisi olmamızı istememiştir. Avrupalılaşırken kendi benliğimizi yitirmememiz, yeni girdiğimiz kültür çevresi içinde bir şahsiyetimiz olması için dil ve tarih devrimlerini yapmıştır. Bu devrimlerle bize dilimizin Osmanlıcadan öteye uzandığını, tarihimizin Osmanlı tarihini aşıp çok daha gerilere dayandığını göstermiş, bize dilimize, tarihimize güvenmeyi öğretmiştir.”  
                                    ▬    ▬      ▬

Bu Haftaki Tercihleriniz

birkaç kitap, birkaç yorum...

THE SCHOOL OF MANDIRA FİLOZOFU (Birol GÜVEN)

PİEDRA IRMAĞININ KIYISINDA OTURDUM AĞLADIM (Paulo COELHO)

DİNGİNLİĞİN GÜCÜ (Eckhart TOLLE)