14 Şubat 2016 Pazar

bugün dünya öykü günü

           KARDELENLER

Onların her birini ayrı ayrı anlatmak nerdeyse olanaksızdır. Çünkü hepsi birbirine benzer. Henüz cemreler bile düşmeden, kışın hükmü sürerken sessiz kar örtüsü üstünde kimsenin beklemediği bir zamanda açarlar. O kadar güzel, diri ve nadirdirler ki insan ağlayabilir. Uçuk sarıdır renkleri. Titreyen iri taç yapraklarında küçük kar taneleri ışıldar. Sabahın bilinmeyen bir saatinde birden açarlar. Karanlık toprağın beyaz kabuğunu çıtırtılarla kırar, bir silkinişle kaldırırlar başlarını. Durur, şaşkınlıkla dünyamıza bakarlar.
Karlı kıyılarda, uçsuz bucaksız yaylalarda, dağ göllerinin kıyılarında. Bir tavşan, bir avcı ya da nereye gittiği belirsiz bir yolcu görür onları. "Kardelenler.'' der, sevinçle "Bu yıl daha da erken açtılar.'' Dağınık sarı lekelere bakar bir süre. Koparmaya kıyamaz. Sabaha karşı öten ilk horozu düşlerinde gören çocuk gibi, bakar ve gülümser yalnızca.   Oysa bilir, akşam kardelenlerin kışa yazgılarındaki yarışı karanlık yüzün tam ortasından geçer. Yeryüzü henüz hazır değildir onlar için ve gök kapalı. Gece, elindeki soğuk ve ağır tırpanla çoğunu biçer. Karanlıkta rüzgârın mı onların mı olduğu anlaşılamayan hafif çığlıklar duyulur. Kavrulmuş yapraklarıyla savrulurlar o yana bu yana. Arkalarında, yaz kırlarından geçmiş çocukların saçlarındakine benzer bir güneş kokusu kalır. 
         

Ayrı ayrı anlatmak olanaksız ama, birini hiç unutamıyorum. Güneydoğu Anadolu'nun kaybolmuş küçük mezarlıklarından birinin sararmış çayırları üstünde çekirge yakalarken tanımıştım. Bir çekirge avcısı bir kardelen. Toprak rengi kanatlarının arasında kırmızı parlak bir zar taşıyan çekirgelerden birinin peşindeydim. Bir türlü yakalayamıyordum. Birden onu gördüm. Küçük bir tümseğin üstünde, elindeki sopaya dayanmış bana bakıyordu. Bir tavşan, bir yaban hayvanı gibi dümdüz ve merakla. On, on iki yaşlarındaydı. Saçları güneşten sararmıştı. Ayaklarında büyük postallar vardı. Bir süre izledi beni. Sonra bir kedi çevikliğiyle atladı ve çekirgeyi yakalayıp bana verdi. Arkadaş olduk.

             Küçük bir çobandı. Bir yıllığına büyük çobanın yanına yardımcı durmuştu. Bir eşeğinden başka kimsesi yoktu. Bütün bir yaz sonu, hemen her gün onunla dolaştık. Alıç yedik, kuş avladık, tavşan kovaladık. Uzak Akdeniz’den rüzgârın güz bulutlarını getirdiği bir eylül günü onunla birlikte ilk kez Karadağ’a çıktım. Koca bir dağı baştan başa karartan simsiyah kayalardan birine oturduk, aşağıda sapsarı uzanan vadiye baktık. Okullar açılmak üzereydi. Birkaç gün sonra kente gidecektim. Sopasıyla kayaların arasındaki küçük toprak parçasını karıştırdı. Ciddi bir yüzle "Ben de okula gideceğim...'' dedi.
             İnanmamıştım ama, dediğini yapmak üzere bir gün kente geldi. Kemerli ve karanlık pencereleri, derin bir avluyu çepeçevre saran yüksek taş duvarları ile beni hep ürküten Kürkcüyan Hanı’nda eşeğini sattı. Bir hafta süreyle her gün okula, nüfus memurluğuna, muhtara gitti geldi. Geceleri hanın, ağzına kadar arpayla dolu tozlu odalarından birinde yattı; ama yaşı tutmadığı için onu okula almadılar. Kimsenin okula falan gitmeyi düşünmediği beş on haneli dağ köyünde küçük çoban için vakit henüz erkendi. Kentte ise çok geç. ``Sınavlara dışardan girersin.'' dediler. Hiç sesini çıkarmadı. Bu kez eşeksiz, yayan dağlara döndü.
           
görsel:  yasin eryılmaz 
Ertesi yıl, bütün bir yaz boyu, aksamları sürüleri köye getirdikten sonra, lüks lambasının ışığında benimle birlikte ``Alfabe'' çalıştı. Gündüzleri buluşamıyorduk. Çünkü sürüsünü her gün Karadağ’a çıkarıyordu. Tuhaf bir yalnızlık duygusuyla hatırlarım o yazı. Çekirge yakalamanın bile hiçbir tadı yoktu. Yayvan ve geniş vadi ağustos böcekleriyle çınlıyordu.

            Harman sonunda, büyük çoban, onun payını ödedi ve yerine daha yetişkin, güçlü kuvvetli, üstelik bir de eşeği olan bir delikanlı aldı. Bir sabah vakti, uzak köylerden birinde yaşayan akrabalarının yanına gitmek üzere yola çıkmadan önce biraz ağladı çok az. Elimden bir şey gelmezdi ki. İşte karanlık bulutlarıyla güz. Oturup günlerce düşündüm. Yeryüzünü anlamakta güçlük çekiyordum. Oysa her şey, mevsimler ve ağaçlar gibi gösterişsiz, sakin sürüp gidiyordu. Her yıl olduğu gibi koç katımını görmek için Karadağ’a çıkarken soruları unutmuştum.
             Dağın ilk kara kayalarına ulaştığımızda hepimiz şaşkınlıkla çekildik kaldık. Karadağ, kocaman bir alfabeydi sanki. Küçük Çoban, vadiden getirdiği beyaz, yumuşak taşlarla, bütün bir yaz boyu, dağın tüm kayalarını yazmıştı. ``Baba bana bal al... Al sana bal.'' Yaşamımda bundan daha büyük bir kitap okumadım.
              İlk yağmurlarla o defterin yazıları silindi ve ben arkadaşımdan hiç haber alamadım. Şimdi bilemiyorum, belki ilk gelen soğuk geceyle bir salgının tırpanı biçip savurmuştur onu. Belki bir uzak Alman kasabasındadır, belki de mahpus damında. Ama çok iyi bildiğim bir şey var. O da erken açan bir kardelendi. Daha niceleri gibi. Uzun bir kar kışın zulmüne rağmen. Niceleri gibi dipdiri gülümseyen.
Zaten onların her birini ayrı ayrı anlatmak olanaksızdır.


Onat Kutlar
(Bahar İsyancıdır, de Yayınevi, birinci baskı 1986)