17 Ocak 2016 Pazar

İVAN DENİSOVİÇ'İN BİR GÜNÜ (SOLJENİTSİN)

Soljenitsin ismini daha önce duymuş olmama rağmen kitabını okumak kısmet olmamıştı. Belki zamanı değildi, belki ilgim yoktu belki de diğer okumalarımın arasında kendine bir yer edinemedi. Peki, ne oldu da fikrim değişti? Attila İlhan’ın “Hangi Edebiyat?” kitabını okurken Soljenitsin okumaya niyetlendim. Bu arada okumakta olduğum kitap bitmiş “Ne okusam?” diye bakınıyordum. Evdeki kitap stokuma baktığımda… İşte, bir Soljenitsin kitabı orada yıllardır beni beklemekteydi. Anladım ki artık zamanı gelmişti.
(Belki de elimdeki kitaplara ara sıra değil, sık sık bakmalıyım; ama heyhat… Gel gör ki, bazen kitapevlerinden dayanamayıp aldığım kitaplar; bazen de arkadaşlarımdan, akrabalardan hatta öğrencilerimden ödünç aldığım kitaplar beni bambaşka okumalara yönlendiriyor ve evdeki kitaplarım sessizce sırasını bekliyor.)
Elimdeki kitap Soljenitsin’in üç eserini içeriyor. “Ivan Denisoviç’in Bir Günü”, “Kreçetovka İstasyonun’da Bir Olay” ve  “Matriyona’nın Evi”. 

İlki roman, diğer ikisi ise novella (Her üç eseri kısa kurgu” olarak adlandıranlar da var).
Stalinist baskıyı dile getiren ilk roman olarak kabul edilen “Ivan Denisoviç’in Bir Günü” toplama kampında zorlu koşullar altında çalıştırılan insanları anlatıyor. Kişilerin ruh hali ve düşüncelerinin gerçekçi aktarımı, yaşananların sebep sonuç ilişkileriyle gözler önüne serilmesini etkileyici buldum. Kitabın, özellikle yayınlandığı dönemde, oldukça ses getirmesinde bu gerçekçi ve samimi üslubun önemli rol oynadığı kanısındayım. 

İVAN DENİSOVİÇ’İN BİR GÜNÜ

“Şuhov birden kaderinin çizileceği anın gelip çattığını anladı. Kendinin de bulunduğu 104 numaralı iş kolunu iş ocakları yapımından çekerek «Sosyalist Yaşam Sitesi» denilen yer şimdilik kar yığınları altında bir tarlaydı. Önce burada çukurlar açıp direk dikmek, sonra kendi çevrelerine dikenli tel çekmek gerekiyordu. En sonra da site kurulacaktı.”



                                               * * * * *

“İş cezası gene o kadar ağır değildi. Sıcak yemek verilir ve insan kendini kara düşüncelere kaptırmazdı. Ama hücre cezası bütün bütüne kötüydü.”

                                               * * * * *

“Fetyukov iş kolunda Şuhov’dan da geride sayılan bir hükümlüydü. Siyah kaputları ve numaraları altında hükümlüler dıştan aynı görünürlerse de aslında her birinin bir saygınlık derecesi vardı. Buynovski kolay kolay çorba çanağını alıp yanınıza oturamazdı, Şuhov ise her işi yapmaya razı olmazdı. Onu yapacak daha aşağısı çıkardı.”

                                               * * * * *

“Muhafızların gözüne tek başına gözükmek iyi bir şey değildi, görüneceksen kalabalıkta görünecektin. Bakarsın, adam iş buyuracak birini arıyordur, belki de canının sıkıntısını senden alacaktır.”

                                               * * * * *

“Son hükümlü grubuyla birlikte Stepan Grigoryeviç adında bir doktor gelmişti. Hastaların ensesinde boza pişiriyor, kimseye rahat yüzü göstermiyordu. Ayaktaki hastaları bostana çit yapmak, bahçe yolu açmak, tarhlara toprak taşımak, kışın kar küremek gibi işlerde kullanıyordu. Hastalığın en iyi ilacı çalışmakmış.”

                                               * * * * *
Soljenitsin, romanı kendi anılarından hareketle yazdığı için olsa gerek tasvirler oldukça gerçekçi ve etkileyici. Roman kahramanı, İkinci Dünya Savaşı’nda Almanların elinden kaçtıktan sonra, ajan olma şüphesiyle Sovyet hükümeti tarafından gözaltına alınarak sürgüne gönderilir. Romanda sürgün yerinde geçirdiği on yıldan bir kesit aktarılmakta.
Soljenitsin’in yaşam öyküsüne baktığımızda 1939 – 1945 yılları arasında Sovyet ordusunda görev aldığını, bu dönemde yüzbaşı rütbesiyle İkinci Dünya Savaşı’na katıldığını görüyoruz. Cephedeyken yazdığı mektuplarda Stalin karşıtı görüşlere yer vermesi yüzünden tutuklanmış ve sekiz yıl hapis cezasına çarptırılarak Moskova yakınlarındaki bir hapishaneye konulmuştur. 1950’de Kazakistan’da bulunan, siyasal tutuklular için düzenlenmiş bir kampa gönderilmiş ve üç yıl da burada kalmıştır. Kitapta bazen roman kahramanı Ivan bazen de yazar Aleksander bize sesleniyor galiba… Ancak kitabı okurken ismin Ivan ya da Aleksander olmasının bir önemi olmadığını fark ediyoruz. Hükümlülerin yaşam şartlarının ve psikolojilerinin onların “insan” yönlerini nasıl etkilediğini görüyor,  olumlu ya da olumsuz uğradıkları değişiklikleri kavramaya başlıyoruz. 

“Kolbaşı on beş yıllık hükümlüydü, bir dakika olsun erken iş başı yapmazdı. «Yürüyün!» demişse zaman kıtı kıtına tamamdı.”



                                               * * * * *

“Şuhov ceketindeki numaranın yenilenmesi gerektiğini anımsadı, yana doğru kendine yol açmaya başladı. Ressamın önünde iki kişi vardı kuyrukta bekleyen. Şuhov da girdi kuyruğa. Şu numaralar hükümlülerin baş belasıydı. Okunaklı olursa muhafız uzaktan bir kusurunu görüp not ederdi. Silik olursa «Neden yeniletmedin?» diye çıkışır, adamı hücreye gönderirlerdi.”

                                               * * * * *

“Cezalıyı gündüzleyin hücreye kapatmazlardı, bir adamın işten eksik olması demekti bu. Gün boyunca canını çıkarırlar, akşamleyin de hapse atarlardı.”

                                               * * * * *

“Kampa geleli şurada iki yıl olduğu halde işin bütün girdisine çıktısına da aklı ererdi. Burada işini kendin ayarlamazsan kimse yardım etmezdi insana.”

                                               * * * * *

“Ayakkabılar ayaktayken sobaya hiç yaklaştırılmamalıydı, çünkü giyilen şey fotinse derisi çatlardı. Eğer keçe çizme giyiyorsanız buzu çözülür, su olur, sonra sıcakta buharlaşırken ayaklarınız hiç ısınmazdı. Daha fazla yaklaştırırsanız yakmak işten bile değildi. Ondan sonra bahara kadar çizme vermeyeceklerine göre delik keçelerden çekeceğiniz vardı.”

                                               * * * * *

“Bir hükümlünün baş düşmanı kimdir? Gene bir hükümlü. Eğer hükümlüler aralarında uyuşmamışlarsa vay başlarına geleceklere!”

                                               * * * * *

“Aslında çorba akşamleyin sabahkinden daha suluydu. Çünkü iş yapabilmeleri için hükümlülerin sabahları doyurulmaları gerekiyordu. Akşamları ise uyuyacaklardı nasıl olsa, doymasalar da olurdu.”

                                               * * * * *

“Şuhov sekiz yıllık kamp yaşantısından sonra bile çakallaşmayan bir insandı. Üstelik yıllar geçtikçe çakallığın kötülüğüne daha çok inanıyordu.”

                                               * * * * *

“Hükümlüler merak edip saatin kaç olduğuna hiç bakmıyorlardı. Çünkü kalk vuruşuyla kalkar, toplan işaretiyle toplanır, düdükle paydos yapar, kampana çalınca yoklamaya çıkar, oradan da yatmaya giderlerdi. Bu durumda saatin onlara ne gereği vardı?”

                                               * * * * *

KREÇETOVKA İSTASYONUNDA BİR OLAY


Elimdeki kitapta yer alan iki novelladan ilki. Novella’lar romana göre daha kısa; ama öyküye göre biraz daha uzun yazınsal tür. Tabii ki uzunluğu, içerdiği sözcük sayısı novella türünün özelliklerini belirlerken tek ölçüt değil. Bu türün en genel özelliklerinden biri de yoğunluğun tek bir olay ya da durum üzerinde olmasıdır. Soljenitsin’in bu iki eseri de türün özelliklerini daha iyi kavramamıza oldukça yardımcı... İlk hikâye İkinci Dünya Savaşı sırasında geçiyor. Alman işgali altındaki Rusya’da kritik bir karar vermek zorunda kalan teğmenin yaşadıkları yine gerçekçi ve samimi bir üslupla aktarılmış. Savaşın tüm zorlukları gözler önüne serilmiş. Savaş sırasında alınan bazı kararların pek çok kişiyi nasıl etkilediği, bir kararla olayların domino taşı gibi birbirini tetiklediği yine eserin satırları arasında…  

“Önemli olan Kreçetovka değildi. Savaş neden sürüp gidiyordu? Bütün Avrupa’nın kana bulandığı da, saldırganların çevirdiği dolaplar sonunda kargaşalığa karışanların yalnız biz olmadığımız da doğruydu, ama bu durum daha ne kadar sürecekti?”

                                               * * * * *

görsel: natasha kinaru
“Üç torunlu ihtiyar bir kadının pis, soğuk evinde kalıp rahatsız bir sandığın üzerinde uyuma nedenini kimselere anlatamazdı Vasya Zotov. Dokuz yüz kırk bir yılının bu büyük, bu kaba erkek kalabalığı arasında karısını sevdiğini, savaş boyunca ona bağlı kalacağını, karısına da bütünüyle güvendiğini söyleyince alaya almışlardı birkaç kere. Hepsi de genç, iyi çocuklar olan arkadaşları gülüşerek, dostça, biraz da şaşırarak omzuna vurmuşlar, aklını başına toplamasını öğütlemişlerdi. O zamandan beri bu konuda bir daha ağzını açmamış, özlemini hep içinde saklamıştı. Hele sessiz gece yarıları uyanıp da karısını uzaklarda, karnında çocuğu ile Almanların elinde kaldığını düşündükçe…”

                                               * * * * *

“Polina’yı, bebeğini, annesini başına bela gelmemiş bir insanın sevebileceğinden daha fazlasıyla seviyordu Vasya. Küçük oğlana erzakından şeker getiriyordu. Ne birinin karısı, ne de ötekinin kocası Vasya’ya Polina’nın beyaz eline dokunmak için engel değildi. Ama onları birleştiren kutsal kederdi asıl onu durduran.”

                                               * * * * *

“Durup dururken uzamamıştı adamın çenesi. Açlıktan, şimdiye kadar gördüğü katı yüreklilikten uzamıştı.”

                                               * * * * *

“Vasya gevezelik etmenin, anılara dalmanın zamanı olmadığını biliyordu, fakat böyle insanı dikkatle dinleyen aydın bir kimseyle bir iki laf edecek, içini dökecek fırsat da her zaman çıkmazdı karşısına.”

                                               * * * * *

MATRİYONA’NIN EVİ


Üçüncü ve son hikâyede ise Soljenitsin başrolü bir kadına vermiş. Acılarla ve zorluklarla geçen gençlik yıllarının ardından çıkarcı akraba ve komşuları sebebiyle dertleri devam eden Matriyona’nın yaşadıkları evine yerleşen kiracısının gözünden samimi bir üslupla aktarılmış.
Soljenitsin’in her üç eserini okurken düşündüğüm şey: “Ne kadar gerçekçi!” Sanki bir söz söyleyip kahramanlardan biriyle konuşmaya başlasam ben de hikâyeye dâhil olacakmışım gibi hissettim her sayfada. The Times’da da belirtildiği üzere “Tıpkı Dostoyevski’nin eserleri gibi, Soljenitsin’in öyküleri de büyük bir sanatsal yetkinliktir.”

“Akşama ne isteyecektim haşlamış patatesten, patates çorbasından başka? Cephede olduğu gibi günde iki öğün yemek, üstelik hep aynı şeyler.
Günlük yaşayışın anlamının yalnız yemede, içmede bulunmadığını hayat bana öğrettiği için buna çoktan razı olmuştum. Matriyona’nın yuvarlak yüzündeki gülümseme benim için daha değerliydi.”

                                               * * * * *

“Yalnız bir gün su kutsama yortusunda okuldan eve döndüğümde birkaç kadının odada oynadığını gördüm. Matriyona’ya «abla» diye hitap eden üç kız kardeşiyle tanıştım. O güne kadar evde kız kardeşlerinin pek az sözü edilmişti. Belki de Matriyona’nın kendilerinden yardım istemesinden korktukları için ortalarda görünmemişlerdi.”

                                               * * * * *

“Kocasının bile anlamayıp terk ettiği, altı çocuğunu kendi eliyle gömen, kardeşlerinin, görümcelerinin tanımadığı, başkalarının işlerinde para almadan aptalcasına çalışan, son gününe kadar mal derdine düşmeyen bu kadın sadece insanlara yakınlığını yitirmemiş; bir de kirli beyaz bir keçi, topal bir kedi ve bir sürü çiçek sahibi olmuştu.
Hepimiz onunla yan yana yaşıyor, fakat hiçbirimiz, onun, «Her köyde onu ayakta tutan bir doğru vardır» atasözündeki doğru insan olduğunu anlayamıyorduk.”
                                          ▬    ▬      ▬