14 Ocak 2017 Cumartesi

SEVGİNİN GÜCÜ (Zeliha AKÇAGÜNER)

Her çocuk kitabının aslında bir yetişkin kitabı olduğunu düşünürüm her zaman. Çocuk yaşlarını geride bıraksa da çocukluğunu, içindeki çocuğu yaşatanlar içindir bu hikâyeler bir bakıma. Ödüllü yazar Zeliha Akçagüner’in kaleminden “Sevginin Gücü” de onlardan biri. Sıcak, samimi bir hikâye… 


Kitapta ne anlatıldığına gelince...

Beş yaşında bir erkek çocuğu, Erdem. Ailesini küçük yaşta kaybetmiş. Bakacak kimsesi olmadığı için de yuvaya verilmiş. Resim yapmayı seven, kafasında dünyaya, ailesine ve kendine dair pek çok sorular olan meraklı bir çocuk. Yuvanın dışındaki yaşamı merak ediyor ve onu hayalleriyle süsleyip zenginleştiriyor.

“Bahçe, palmiye, okaliptüs, karabiber, zakkum ağaçlarının oluşturduğu kocaman yeşil bir dünya. Yuva şehrin ortasında. Çevresi yüksek duvarlarla çevrili. Duvarların ötesinde yollar, evler, ağaçlar, arabalar var. Yürüyen, koşan, koşuşan insanlar, çocuklar… Onları görmek istiyor Erdem. Ama duvarlar yüksek. Erdem küçük… Görmesi olası değil. Günlerdir düşlerinde, oyun oynarken, yemek yerken hep o duvarların ötesine nasıl erişebileceğini düşünüyor. Geçen gün, hani, bahçeye kaçmayı başardığı gün, duvarın dibindeki palmiye ağacına çıkmaya hazırlanırken hademe gördü Erdem’i. Kendine doğru geldiğini anlayınca koşarak binaya girdi.”

görsel: carolyn blish

                                               * * * * *

“Binlerce neden, niçin, nasıl yumak oluyordu usunda. Kimseye bir şey soramıyor. Kimse yanıtlamıyor ki onu. Kendi kendine araştırmak, çevresini kuşatan gizleri çözmek özlemiyle yanıyor.”

                                               * * * * *

Hikâyemiz tam da burada başlıyor ve ilerleyen sayfalarda Erdem’in ailesiyle ilgili ipuçlarını, iç dünyasında kopan fırtınaları öğreniyoruz. Bir yandan çevresindekiler tarafından anlaşılamamanın üzüntüsü,  bir yandan kafasındaki sorulara cevap bulamamanın sıkıntısı… Kendine bir çıkış yolu, tutunacak bir dal arıyor küçük Erdem. Bazen bir arkadaşla bazen bir resimle kendini avutmaya çalışıyor.

“Erdem, kızın gözlerinde bir kez daha yüreğinin derinliklerindeki bakışları buldu. Sanki bir şeyleri yakalayacak, bir gizi çözecek gibi umutla baktı Nilgün’ün gözlerine.”

                                               * * * * *

“Ama Erdem’de bunların ötesinde bir şeyler vardı.
Resimlerinde en egemen öğe gözler oluyordu. Hep koskocaman açılmış mutlu, sevecen bakan gözler…
Çocuk sanki tüm resim yeteneğini, bilmeden uyguladığı resim tekniklerini gözlerde yoğunlaştırıyordu…”

                                               * * * * *

Kitabın ikinci yarısında Erdem koruyucu aile yanına veriliyor. Kendini bildi bileli yaşıtı çocuklarla bir arada bulunan Erdem, aile yaşamına uyum sağlayabilecek mi? Hayatında ve iç dünyasında ne gibi çatışmalarla karşılaşacak? Bunların hepsi hikâyemizde.

Kitapta zaman zaman öğretici hava egemen olsa da – yazarımız emekli öğretmen olduğu için bu tavrı yadırgamadım, mesleğin getirdiği bazı alışkanlıklar hayatınızın farklı alanlarını etkileyebiliyor bazen – keyifle okunabilecek güzel bir hikâye.

“Müdür odasında Güntaç Öğretmenle Bahar Öğretmenin arasında oturuyordu. Odada başka öğretmenler de vardı. Yuvada bu tür olaylar heyecanla, mutlulukla karşılanırdı. Bir çocuk daha sürekli güvenceye, bir aileye kavuştu diye kutlanırdı.”

                                         ▬    ▬      ▬