25 Haziran 2016 Cumartesi

MARAKEŞ'İN MASALCISI (Joydeep Roy-Bhattacharya)

“Marakeş, çöle açılan kapı… Cemâ-ül Fenâ, sonsuzluk meydanı… Her şey bir gece meydanda esrarengiz bir çiftin görülmesiyle başlar.”
Bir ülke: Fas
Bir şehir: Marakeş
Bir meydan: Cemâ-ül Fenâ
Bir kitap: Marakeş’in Masalcısı
Doğu’nun mistik havasını içeren esrarengiz bir hikâye…



“Masalcılık” ya da “hikâye anlatıcılığı”nın bazı Doğu toplumlarında bir meslek olduğunu biliyor muydunuz? Konuyla ilgili ayrıntılı bilgi için BAĞLANTI

Kitabımızdaki masalcı ise Hasan. Diğer bir deyişle kitaptaki hikâyenin anlatıcısı…


Romanımızın kahramanı Hasan gibi görünse de asıl kahraman, Hasan’ın kardeşi Mustafa. İlk sayfalardan itibaren anlıyoruz ki Hasan, suçsuz yere hapse giren kardeşi Mustafa’yı kurtarma çabasındadır. Ve Mustafa’nın hapse girmesine sebep olan olayın aslını öğrenebilmek için ilginç bir çözüm yolu bulur. Hasan gerçeği nasıl ortaya çıkaracaktır? Peki bu mümkün müdür? Yoksa biraz geç mi kalmıştır? Ya kafası daha da karışırsa?...

 “ ‘Nihayetinde, önemli olan gerçektir,’ diye kestirip atarız. Gene de, gençlik günlerimin sonu demek olan o olayı ne zaman düşünecek olsam, hep aynı kapıya çıkıyorum: Gerçek diye bir şey yok.”

                                               * * * * *

“Aziz gene içini çekti. Sözcüklerinin ardındaki düşünce bağlarını açığa vurmaya çalışmadan şöyle dedi: ‘İnsan bazen sadece anlayabilmek umuduyla başkalarına anlatıyor galiba.’”

                                               * * * * *

“En az sekiz dinleyici gelene kadar beklerim. Temel kural şudur: Kalabalık arttıkça dinleyici masala daha kolay inanır.”

                                               * * * * *

“Burayı beğenmiyorsa köyüne dön. Yok eğer rızkını Cema’da çıkarıyorsan orayı övüp saygı göstermelisin.”

görsel: cema ül fena meydanı / onur uygun - national geographic

                                               * * * * *

“Her birimiz içimizde bir evren taşıyoruz, ama dünyayı ve oradaki yerimizi algılamak için dışarı bakmalıyız.”

                                               * * * * *

Hikayenin ana ekseninde Mustafa, Hasan ve biri kadın esrarengiz iki yabancı bulunmakta. Bir olay bu kişileri birbirine bağlıyor. Ama o olay ne? O iki yabancı aslında kim? Mustafa’nın bu yabancılarla bağlantısı…?
Kitabın ilk sayfalarından itibaren geri dönüşlerle birlikte olayın yaşandığı geceye ve Mustafa’yla Hasan’ın çocukluk anılarına yolculuk yapıyoruz. Bu bölümde Mustafa kafamızda şekillenmeye başlarken esrarengiz çift hakkında öğrendiğimiz her yeni bilgi bizi biraz daha bilinmeze sürüklüyor. Çünkü bu esrarengiz yabancılar farklı kişilerin anlatımıyla (Garson Ali, ip cambazı Tahir, akrobat Sait, Gardiyan Velid, Raşid…) farklı kimliklere (sarışın – esmer; evli – arkadaş – nişanlı; şeytani – masum…) bürünüyorlar.

“Şahsen ona gözümüzün değdiği o güne esef etsem de, bana öyle geliyor ki kızın güzelliği ne bütünüyle şeytani, ne de masumdu. Bence bizim ona farklı yaklaşmamızın nedeni, her birimizin yaşamın farklı dönemlerinden geçiyor olmasıydı.”

                                               * * * * *

“Uzun yıllar önceydi Hasan. Özünü hatırladığım sürece ayrıntılar önemli değil.”

                                               * * * * *

“Ve ben, boyalarım ve fırçalarımla paydos saatini çoktan geçmiş olarak o hengâmenin göbeğinde oturuyordum. O gece neden gitmekte geciktiğimi bilemiyorum. Bazen hayatta anlamlandıramadığımız şeyler olur.”

                                               * * * * *

“Ama kendi sanatını överken benimkini harcaması karşısında ne yapacağımı bilemiyordum.”

                                               * * * * *

“Değerlendirmelerinde yargılamaktan çok anlamaya çaba gösterdiğin takdirde adil olabilirsin.”

                                               * * * * *

“Acıyı yaşam boyu besleyip büyütmek sağlıklı bir varoluş biçimi değildir.”

                                               * * * * *

“O birtakım komplekslerle delik deşik olmuş. Sonuçta da aşırı güvensizliğini, aşırı kendini beğenmişlikle maskelemeye çalışıyor.”

                                               * * * * *

“Seyirciye şöyle bir göz attım. Aralarında tanıdık hiç kimse olmayışı tuhafıma gitti. Bu yabancı toplulukta kaygı verici bir şeyle sezinlemiş ama ne olduğunu adlandıramamıştım.”

                                               * * * * *

“Gerçekle aramızda belki bir iplik mesafesi, belki üç beş ilmek vardır ama neyin ne olduğunu ancak dokumanın bütününe bakınca anlayabiliriz.”

                                               * * * * *

“Kardeşime ne diyeceğimi bilemedim. Bana aşkının hikâyesini anlatırken, onda var olduğunun farkına varmadığım, beklenmedik, centilmen bir yanını da açığa vurmuştu.”

                                               * * * * *

“Ama bir süre sonra ikimiz de rüyayı gerçeğe uydurmaya çalışan bir adama akla uygun açıklamalar yapmanın faydasız olduğunu kavradık.”


Kitabın ilk yarısındaki kişilerin fazlalığı beni biraz yordu ve dikkatimi dağıttı açıkçası. Yazar, esrarengiz yabancıları farklı kişilerin gözünden aktarmak istemiş; ama sayı biraz fazla olmuş sanki.
Kitapta dikkatimi çeken ayrıntılardan biri de bazı yerel sözcüklerin olduğu gibi aktarılması. Arkada “sözlük” bölümünde de bunların açıklamaları verilmiş. Bu açıklamalar “dipnot şeklinde verilseydi daha mı iyi olurdu” diye düşünmeden edemedim. Böylelikle her bilmediğim sözcükte kitabın arkasına dönüş yapmazdım.
İsminden ötürü bana “1001 Gece Masalları”nı çağrıştıran ancak hiç de ilgisi olmayan “Marakeş’in Masalcısı” temposu özellikle ikinci yarıdan sonra artan, çokça doğulu hafif batılı hoş bir roman. Özellikle kitapta yer alan Amerikan atasözü, Hindistan’da doğup büyüyen; ancak New York’ta yaşayan bir yazar için çok da aykırı olmasa gerek.

                                          ▬    ▬      ▬