9 Ocak 2016 Cumartesi

HANGİ EDEBİYAT (Attila İLHAN)

Değişen çağ, hızlanan yaşam, gelişen teknoloji, farklılaşan beğeniler, azalan zaman ve kısalan cümlelerle yaşamın ve edebiyatın neresindeyiz bilmem ama bazı kitapları okuyunca kendi adıma edebiyatın kıyısında olduğumu hissediyorum. 
Peki bundan mutsuzluk duyuyor muyum?... Bazen evet, çünkü edebiyat mutluluktur ve ben bu mutluluğun sadece küçük bir parçasıyla tanışma fırsatını elde etmişim. Genellikle de hayır; çünkü daha okunacak kitaplar, tanışacak yazarlar ve paylaşılacak mutluluklar var. (Hayat, öğreneceğimiz yeni şeyler varsa güzeldir.)

Bu girizgâhı yapmama neden olan kitap ise başlıkta da gördüğünüz gibi Attila İlhan’dan. Yazar, “Hangi Batı” adlı kitabında “Batı” klişelerini sorgulamamızı sağlarken, “Hangi Edebiyat”ta da yazın alanıyla ilgili kendi fikirlerini ve beğenilerini bizlerle paylaşıyor. Çeşitli başlıklar altındaki yazıların derlemesi olan kitap bizi bilgilerimizi ve zevklerimizi sorgulamaya itiyor. Okuduklarımızı ve okuyacaklarımızı kendi süzgecimizden geçirip tortuları bir kenara bırakarak yeni ve faydalı bir bakış açısı geliştirebilmek adına okuma yolculuğumuza yeni bir yol açıyor.

Roman da edebiyata dâhildir, şiir ve öykü de; “Batı”nın eserleri de edebi olabilir, “Doğu” nun anlatıları da… Çünkü edebiyat bir bütündür ve parçaları ancak bütüne bakarak anlayabilir, kavrayabiliriz.


“Bilim, gelişmesinin doruğundadır, atom çekirdeğindeki enerjiyi evcilleştirdi; tüpte canlı hücreyi oluşturmuş, ‘genleri’ denetim altına alarak, insan soyuna yeni ufuklar açmıştır. Bunlara rağmen, insanlık mutlu değil: En büyük intihar salgınları, en kalın mistisizmler, en gelişmiş ülkelerde kol geziyor, çünkü neden, o büyük hayal, yani ölümsüzlüğe ulaşmak, Himalayalar gibi yaklaştıkça uzaklaşıyor da, ondan mı? (TARTIŞMA KAPISI – 22 Kasım 1987)”

                                               * * * * *

“Reşat Enis, 1984’te öldü, 10 Ocakta dört yıl olacak! Ölüm haberi, önemli bir romancı olduğu için değil, yıllarca gazetecilik yaptığı için, gazetelerde ve televizyonlarda haber olabildi. Eserlerinden söz bile etmediler. Zaten daha sağlığında romanları bulunamaz olmuştu, öldükten sonra büsbütün unutuldu. Niye böyle yapıyoruz? Niye ıkına sıkına iki uzun hikâye yazabilmiş bir züppeye, büyük romancı diye sayfalar ayırıp, özel sayılar düzenliyoruz da, yaşadığı dönemin toplumsal ve bireysel panoramasını bir düzine ‘baba’ romanla çizmiş bir ‘kalem erbabını’, böyle hiçe sayıyoruz. Cinayet bu be! (CİNAYET BU BE! – 24 Aralık 1987)

                                               * * * * *

O Karanlıkta Biz’de, elli yıl sonra benim bir romanımın kahramanı olacak Suat Derviş, ortaokul çocukluğumun ‘kadın Romancıları’ tayfında, ne önemli bir yer tutardı! Şimdi, ‘okumuş mudur?’ demiyorum, hangi genç edebiyatçı, ‘erken cumhuriyet döneminin’ gözde kadın yazarlarını ardı ardına sayabilir? Nezihe Muhittin’i, Güzide Sabri’yi, Mebrure Sami’yi, Mükerrem Kamil’i, Cahit Uçuk’u ve diğerlerini? Şimdi bakın ne diyorum, eğer bugün Attila İlhan bir halt olabilmişse, elbette, onları da okuduğu için olabilmiştir. Bu sözüm, herkesin kulağına küpe! (KİM OKUR, KİM DİNLER? – 11 Mart 1990)



                                               * * * * *

“Öteki toplumcu şairlerin aksine, Cahid Irgat, üç beş satırlık kısa şiirler yazar, Garip Üçlüsü’nün (Orhan Veli ve takımı) alaycılık gibi, yaşama sevinci gibi, bazı özelliklerini taşısa da, ‘beşeriliğini’ kavgacı bir ‘toplumculuğa’ oturtmasıyla, onlardan ayrılırdı. (O ‘FEDAİLER’ Kİ… - 15 Haziran 1991)”

                                               * * * * *

“Hele bugün bile, tüylerim ürpererek okuduğum, o yaman ‘Göç’ şiirini, unutmak mümkün mü? ‘Arzusuyla göç etmedi / Kelepçeli götürdüler / Gece yarısı / Ay vururdu odasına / Bir daha görünmedi.’ (O ‘FEDAİLER’ Kİ… - 15 Haziran 1991)”

                                               * * * * *

“Eğer çok parası olsaydı, ne yapacağı sorulduğunda verdiği cevap, Orhan Kemal’in ne kadar halk olduğunun adeta özetidir:
‘…ben mi? Bir köfteci dükkânı açardım!’ (ORHAN KEMAL DİYE BİR NEHİR – 17 Haziran 1995)”

                                               * * * * *

“Peki, benim Dostoyevski’nin üslubundan, yıllar yılı yavan, tatsız, tuzsuz ve derinliği olmayan bir izlenim taşımış olmam nereden geliyor? Bu sorunun karşılığını ellerimi ısırarak kendim veriyorum: Muhakkak ki çevirinin kötülüğünden. (NEÇAYEVTSİ – 60’ların ikinci yarısı)”

                                               * * * * *

“Daha Rusya der demez, Batı ve biz, iki şeyi bilmiyoruz nedense: Bir kere Rusya’nın doğu olduğunu; ikincisi, Hıristiyan olduğunu. Batı, Hıristiyan diye alıyor, doğulu özelliklerini unutuyor; biz, eğer öfkelerimizden, saplantılarımızdan ve önyargılarımızdan kurtulup üzerine eğilebilirsek, gâvur diye alıyoruz, doğulu olduğunu unutuyoruz. Oysa Berdiayef ısrarla üzerine basıyor: ‘Rusya demek doğu demek, Hıristiyan ama doğu.’ (STAVROGİN – 60’ların ikinci yarısı)”

                                               * * * * *

‘…Gerçeğe giden yolları hiç kimse kapatamaz ve ben, gerçeğin anlaşılması için ölmeye de hazırım.’ A.İ. SOLJENİTSİN (AH ALEKSANDR İSAYEVİÇ – 1 Ocak 1971)”

                                               * * * * *

“Artık kitap okunmadığına, neredeyse oybirliğiyle karar verdiğimiz bu ülkede, TÜYAP’ın Kitap Fuarı, şaşırtıcı bir canlılık, ümit verici bir alaka yoğunluğu sergiliyor; yıldan yıla artan iştirakçi firma ve ziyaretçi grafiklerine bakarsanız, fuar artık ‘tutmuş’ yerleşik bir kültür kurumu sayılabilir. (OKUMA SAVAŞININ ‘SİPERLERİ’ – 18 Kasım 1993)”




                                               * * * * *

“Ben, rafta gördüğüm yeni bir eseri kendisinden istediğim zaman, o kitabın henüz yayımlanmadığını söyleyip, beni geri çeviren kitapçı gördüm; siz ne diyorsunuz, Allah aşkına! (OKUMA SAVAŞININ ‘SİPERLERİ’ – 18 Kasım 1993)”

                                               * * * * *

Balzac’da ya da Zola’da bir ev, bir bahçenin anlatılması on sahife rahatça sürebilir, o zaman yadırganmazdı, siz de klasiktir diye düşünürsünüz; ama aynı şeyi günümüzün romancıları yapmaya kalkışsa üç sahifesine bile dayanamaz, boş verirsiniz. (ROMAN ROMAN DİYORUZ YA… - 1 Temmuz 1977)”

                                               * * * * *

Balzac seksen beş roman yazmış; Zola ve Tolstoy otuzar, Dickens yirmi beş, Dostoyevski yirmi, vs.! Üstelik bu ‘baba’ romancılar, öyle pestil inceliğindeki kıytırık kitaplarını, millete ‘anlatı’ diye yutturmuyorlardı; üst üste, tuğla gibi romanlar çıkarmış, yaşadıkları dönemin ve toplumun ‘insan manzaralarını’, şaşılacak ustalıklarıyla belleklerimize ‘nakşetmişlerdir.’ (ROMANSIZ ROMANCILAR – 1 Nisan 1990)”

                                               * * * * *

“Romancılık bir meslektir, bir hobby değil!
O küçümseyici tebessümü, görüyor gibiyim: ‘Yani nedir, romancının, romancılığını’, kitaplarının sayısıyla mı ölçeceğiz? Ne münasebet efendim? Halit Ziya’dan Yaşar Kemal’e şu saydıklarım yok mu; hangisinin, hangi romanına el atsanız, geçmiş iki yüz yıllık yaşantımızdan ne ilginç tayflar, ne başdöndürücü kesitler, ne kadar ‘bizden’ tipler bulursunuz. (ROMANSIZ ROMANCILAR – 1 Nisan 1990)”



                                               * * * * *

“Geçen yıl mı ne, gençlerle tartışıyorduk, yeri düştü dedim ki ‘… sabırlı ve meraklı bir okur, sadece ‘baba’ romancılarımızı okuyarak ülkemizin son yüzyıllık macerasını, soluk soluğa izleyebilir; ama çok merak ediyorum, acaba ‘genç’ romancılarımızı okuyarak, 1960 sonrasını izleyebilir mi?’ (ROMANSIZ ROMANCILAR – 1 Nisan 1990)”

                                               * * * * *

“Evet, ister inanın ister inanmayın, ‘Gazi’ Mustafa Kemal Paşa ‘Sakarya Melhame-i Kübra’sının arifesinde odasına kapanmış; Reşat Nuri Bey’in Çalıkuşu’nu okuyordu. Paşa’nın yeri ve sırası geldikçe, Namık Kemal’den ya da Fikret’ten, ezbere şiirler okuduğunu, bütün eski Müdafaai-Hukuk’çular bilir. (ROMAN OKUMAK – 13 Nisan 1991)”

                                               * * * * *

“Bırakın dar görüşlü bazı anne babaları, nice öğretmenler, çocukları ikide bir uyarırlardı: ‘Roman okuyacağına ders çalışsana!’ Bizim neslin çocukları – özellikle kızlar – bu yarı azar yarı tehdit uyarı altında büyümüşlerdi; roman okumanın, çocuğun ahlakını bozacağına mı inanılırdı ne? Oysa roman okumak, dünyayı anlamanın önemli bir şeklidir; insanları, gerek toplumsal gerek bireysel açıdan değerlendirmenin, hassas bir ölçütü! İddiaya var mısınız? Roman okumayanlar, insanlar üzerinde, roman okuyanlardan daha fazla yanılırlar. (‘ROMAN’SIZ ASLA OLMAZ – 4 Ağustos 1992)”

                                               * * * * *

“O tespiti Andre Gide mi yapmıştı, yoksa başka birisi mi, tam çıkaramıyorum; Fyodor Mihailoviç Dostoyevskiy’nin edebiyattaki yerini tarif ederken demişti ki: ‘…ona gelinceye kadar, roman, insanların birbirleriyle ilişkilerini yazardı; insanın, kendi kendisiyle ilişkilerini araştırıp yazmak, onunla başlamıştır.’ (ROMAN VE HİKÂYE PARANTEZİ – 24 Temmuz 1993)”

                                               * * * * *

“Fikrimce, Çin, Hint, Rusya, Osmanlı vb. ‘eski’ ve ‘köklü’ kültür ve ‘yaşama biçimleri’ne sahip toplumlar; 19. yüzyılda, cebren ve hile ile’ ‘liberal Batılı sistem’in faziletine ‘inandırılmış’ olsalar da, 21. yüzyıla doğru, medeniyetlerin çatışması yeni sentezler getireceğe benziyor. (SOLJENİTSİN: ‘RUSYA’YA BATI’YI ÖNERMEM!’ – 14 Haziran 1994)”
                                           ▬    ▬      ▬