21 Mayıs 2017 Pazar

HİÇ (Neslihan YERLİKAYA ÖZMAYA)

Karla, Konya’da bir hastanede gözlerini açar. Kaza geçirmiştir. Travmayı atlatmış, iyileşme belirtileri göstermeye başlamıştır. Tedaviye Fransa’da devam edilecektir.
Paris, Eylül 2012. Hikâyenin ikinci bölümü bir geri dönüşle başlıyor. Karla Martin, Paris’te Türkoloji okumuş, Türk kültürüne meraklı biri. Yunus ve Mevlana hayranı. Karla’nın erkek arkadaşı da bir Türk: Ahmet.
Karla’nın Yunus ve Mevlana’ya uzanan hikâyesinde neler olduğunu merak ediyorsanız…




Arifa, Karla’nın felsefe bölümünde doktora yapan Faslı ev arkadaşı; tasavvufa meraklı. Karla’nın teyzesi de yine tasavvufa meraklı ve Karla’dan Yunus Emre ile ilgili bir roman yazmasını istiyor. Karla’ya Sufi Neyzen Kasım Emre’nin e-posta adresini veriyor. Diğer adıyla “Bay Hiç”

“Bay Hiç onu 1991’de Unesco Binasının duvarına asılan Yunus Emre dizeleri ve İngilizce çevirisiyle selamlıyordu:


                                               * * * * *

Nefis diye kastedilen şey, bedensel isteklerdir. Ruh onlardan kurtulursa Tanrı’dan geldiği gibi tertemiz olur ve aslına döner. Çünkü insan ruhu Tanrı’nın nurundan yaratılmıştır, gelirken tertemizdir, sonradan o saflığını yitirir.

                                               * * * * *

Yok oluş ve diriliş serüveni yağmur damlasının okyanusa düşmesine benzer. Suya karıştı mı damla kaybolur, aslından eser kalmaz. Başka bir boyuttadır, ayrılmaz okyanustan; ondan olmuştur, damla değil okyanustur şimdi o…

                                               * * * * *

‘Yunus Emre’yi bilirsin. Şeyhi Tabduk’a çok düşkündür. Nefsini terbiye için öğrettikleriyle hareket etmiş, yanında yıllarca kalıp çile doldurmuş, sözünden çıkmamıştır. O, tam ‘Oldum’ diye düşünürken şeyhinin verdiği cevap ne olmuş biliyor musun?’ 
‘Ne?’  
‘Hâlâ dünya kokuyorsun Yunus’um!’

Üçüncü bölümden itibaren Yunus’un hikâyesine geçiliyor; Karla’nın yazdığı kitaba. Yazar Özmaya, bu bölümden itibaren tarihi olaylar ve Yunus Emre’nin şiirlerinden yola çıkarak Yunus’la ilgili bir hayat hikâyesi kurgulamış. Bu hikâyeyi Karla’nın yazmış olduğu kitap üzerinden bize aktarıyor.
Yunus hakkında bilinenlerden yola çıkılarak ve şiirlerine göndermeler yapılarak aktarılan bu bölümler hoşuma gitti.
Bu bölümleri okurken kitap sadece Yunus Emre’nin hikâyesi üzerine kurgulansaydı nasıl olurdu, diye düşünmeden edemedim. Belki de yazar Özmaya, Yunus gibi bir dervişin hayatını doğrudan anlatmak istememiş ve bunu Karla’nın ağzından aktarmıştır. Kim bilir
Kitaptaki diğer tasavvuf büyüklerine dair hikâyeler, Bay Hiç, Ahmet ve hatta Karla benim için ikinci planda kaldı. Belki de ben Yunus’un hikâyesinden etkilendiğim için diğerlerini sahne arkasına aldım.

“Hiç”liğimizin farkına varıp bize ayrılan zaman dilimini en güzel şekilde değerlendirmek dileğiyle… Keyifli okumalar.

(Bu sayfada yer alan videolar, bir süre önce TRT’de yayımlanan “Yunus Emre Aşkın Yolculuğu” dizisine ait. Geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz Payidar Tüfekçioğlu filmde Tabduk Emre’yi canlandırmakta. Filmde diğer roller ise şöyle sıralanıyor: Gökhan Atalay [Yunus Emre], Molla Kasım [Baran Akbulut], Zahide [Ceyda Kasabalı], Bacım Sultan [Pelin Orhuner], Argun Bey [Mehmet Ali Kaptanlar].
Filmi izlemek isteyenler için bağlantı: TRT Arşiv  )



                                               * * * * *

“Elinde yığınla doküman vardı; hemen hemen birbirinin aynıydı hepsi. Hayatıyla ilgili olanlar bir iki sayfayı bile bulmazken hakkında yazılanlar bir hayli çoktu.”

                                               * * * * *

“Anadolu, savaşmaktan gayrı hüneri olmayan Moğol atlıları altında eziliyor; karşı koyanlar kılıçtan geçiriliyordu. İlkeleri; ‘Taş üstünde taş, boyun üstünde baş bırakmamaktı.’ Başı hâlâ boynu üzerinde durabilenler ise bu başarıyı varını yoğunu teslim etmekle sağlayabiliyordu.”

                                                * * * * *

“Kâğıt üstünde eliften öteye geçememesinin tek bir sebebi vardı. Çünkü Yunus’un indinde bir sonraki harfe ulaşmak saygısızlık olurdu. Hem her şeyin başı da sonu da elif değil miydi? Ondan öteye geçmek edebe sığmazdı. O yüzden okumayı gönül rahlesinde söküyor, cüzün üzerindeyse yerinde sayıyordu.”

                                               * * * * *

“Kulaklar Moğol atlarından gelecek sese dikkat kesilmiş, yüreklerin ritmi bozulmuştu.”



                                               * * * * *

Oğul, eli boş dönersen hiç tasalanma! Fena şey mi kısmetimizi sınamış olsak? Belki Rabbim seni sebep kılmıştır; nasipleniriz. Yok, eğer kısmet değilse kağnı kağnı buğday alsan ne çıkar? Bir bakarsın ateş düşer kül olur yahut haramiler el koyar; yardan uçar, sel götürür, neler olur neler… Belki yemeğe ömür bile olmaz.


                                               * * * * *

“Hana vardıklarında akşam olmuştu. Menzil yerlerindeki bu hanları yaptıranlar yolcular ve hayvanları için her şeyi düşünmüştü. Küçük bir hamamdan mescidine, ahırından aşhanesine varana kadar her şey mevcuttu. Gelenler üç güne kadar ücretsiz kalır ancak ondan sonra para öderdi. Bu yapıları yaptıranlar ne güzel insanlardı, halka hizmeti hakka hizmet addederek büyük sevap işliyorlardı. Ticaret yolları üzerinde her dokuz saatlik (kırk kilometre) mesafede yer almaları bulunmaz bir nimetti. Yoksa gece dışarıda nasıl geçerdi?”

                                               * * * * *

“Yıllardır günahı, cehennemi, azabı anlatarak bu dini korku dini şeklinde gösteren cahil imamların aksine; sevgi, hoşgörü, merhamet ve doğruluklar dini olduğunu telkin edip; zorlaştırmadan kolay yolla öğreterek yaralarını onun merhemiyle sarmaya çalışıyorlardı.”

                                               * * * * *

“Yunus’tan ses çıkmıyordu. Lakin Derviş Yahya gözlerine çöküveren buluttan hikâyesini okumuştu ya, ağzından duymak istiyordu ille de… ‘Peki, bir başına mıydın geldiğin yerde, yolunu gözleyecek birileri yok muydu?’ diye üstüne üstüne gitti, sükût edeceğine… Kim bilir, belki de bir neşter vurup içindeki cerahati akıtmaya uğraşıyordu, pansuman için.”

                                               * * * * *

‘Mevlana’yı bilir misin?’ 
‘Onu bilmeyen mi var? Bilirim elbet!’ 
‘Bütün ulemanın, vezirin, vüzeranın, nice sultanın itibar ettiği, hatta Moğol’un bile saygı duyduğu bir zat… En yüksek medresede ders vermiş, ilmi hıfz etmiş, kaç kitap yazmış, kaç lisana hâkim… O bilge kişi dahi âlimdi ama arif değildi; ta ki Şems gelene kadar…’

                                               * * * * *

Bilmiş olursun ki kâinat içinde zerre bile değilsin ve dahi ne kadar büyüksün ki koskoca kâinat bedenine sığabilmiş. Zira âlemler insanda özetlenmiştir. Hem gece vardır sende hem de gündüz. Bütün mevsimleri yaşarsın ömrün oldukça. Uyur ceset olursun, kalkınca diri… Şu bildiğin ateş, su, hava, toprak ve bir o kadar cevher dahi sende mevcuttur. Hava nefesin, ateş ısın, su kanın, topraksa terin olmuştur.

                                               * * * * *

Dervişlik öyle dünyayı tamamen terk edip ahretle meşguliyet değildir. Peygamber Efendimiz der ki; ‘Hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünya için, yarın ölecekmiş gibi ahret için çalışın.’ Peki, biz sufiler ondan ileri miyiz ki dünyayı terk ederiz yahut onun yolundan gitmeyip başka yoldan gideriz? Tarikatlarımız çeşit çeşittir, lakin Allah indinde tek tarikat vardır, Kur’an ve sünnet

                                               * * * * *

Zira dünya ne kadar güzel olursa rahman da o kadar hoşnut olur.

                                               * * * * *

Şeyhin yani mürşidin ancak ışık tutup kolaylık sağlayacaktır. Anlayacağın bütün iş sendedir; senin iman nuruyla yıkanacak kalbinde…

                                               * * * * *

Nasıl bütün mahlûkatın en kutsalı insansa, insanın da kutsal yeri kalbidir. Hem dünyadaki hayatı ona bağlıdır çünkü hem ötedeki hayatı… O çarptığı müddetçe yaşar, hayatta kalır; inandığı müddetçe ahreti güzel olur. İçindeki kasırgalar arada kopar, yakar kavurur hem dahi rahmet yeridir, huzur doğurur. Anlayacağın, hem cehennemdir insanın kalbi; hem de cenneti…

                                               * * * * *

“Boş bir defterdi şimdi bildiğin; yaz yazacağın kadar. Kuruldu Tapduk Rahlesine, yapraklarını açıp bekledi mürşidi yazıp doldursun diye.



                                               * * * * *

“Bir mavi yolculukta ummana yelken açtığının farkındaydı elbette, gönül pusulası öyle diyordu çünkü.”

                                               * * * * *

“ ‘Bilmem’ lafzı Tapduk Kapısının anahtarıydı; bilgiçlikten tevazua soyunanlar için çevirirdi kilidi. ‘Çok şey bilsen de hakikat deryasında bir hiçsin’ diye yeni gelenlere hatırlatmak içindi.”

                                               * * * * *

Öyle mesafeler vardır ki, ibadetle aşmak yıllar sürer de aşkla bir solukta alınır.

                                               * * * * *

“Mevlana’yı o kadar büyük yapan, hem âlim hem de ârif oluşudur.”

                                               * * * * *

‘O kapılardan geçmek bize nasip olur mu acep?’ 
‘Bu sualine Mevlana’nın şu sözü ile cevap vereyim evlat:



                                               * * * * *

Bir kez dahi ‘Of’ demez sevgili incinir diye…

                                               * * * * *

Aşk böyledir işte Karla!.. Kimi söyler darı boylar, kimi söyler sarhoşluğa verilir. Bütün iş dinleyenlerde ve halden anlamayı bilenlerdedir anlayacağın… Çünkü kimi sarhoş sayılır hoş görülür ama kiminin külü savrulur, teni yüzülür.

                                               * * * * *

Bilgiyi ne kadar paylaşırsan bir o kadar cehalet zindanı da, ilmin ziyasına kavuşmuş olur. Bizler onca yıl tahsil ettik, kaynaklarla beslendik. İsteriz ki, kaynağımızın suyu boşa gitmesin; nice testi dolup taşsın, başkasını doldursun.

                                               * * * * *



                                               * * * * *

‘Marifete nedir bilir misin? Taşlara bakan gözlerin çiçekleri görmesidir!’ 
‘Demek oluyor ki bizim o kıvama gelmemiz için nice yıllar var’ dedi Yunus.
‘O iş yılla değil, gösterdiğin çabayla, hızla ilgilidir Yunus Can, daha doğrusu kalple…’



                                               * * * * *




“Onun Yunus’a verdiği değer ötekilerin gözünden kaçmıyordu. İçlerinden bazısı dervişliğin ruhunu henüz anlamamıştı ki haset etmenin fena bir şey olduğunu bildiği halde şeytanın fısıltılarıyla bu tutumunu sürdürüyordu.”

                                               * * * * *

“Yunus kapıyı mı beklerdi? Onun gözleri dosta dikilmişti. Yeter ki yolunda yürüyüp tükensin, başka bir şey istemezdi. Kalbi ve ruhu şu sözlerin izini sürüyordu:




                                               * * * * *

“Hacı Bektaşi Hünkârın şu sözünü bilmez misiniz?


                                               * * * * *

“Ey gönül! Ne tuhaf değil mi? Bir ömür, şah damarından daha yakın bir sevgiliyi aramakla geçiyor.”

                                               * * * * *

“Bak şu toprağa; yan yana ektiğin tohumun birinden biber çıkıyor, ötekinden kavun… Niye hepsi aynı çıkmıyor? Çünkü tohumlar farklı; her birinin sırrı kendinde saklı.”

                                               * * * * *

“Lakin kusurum neyse onu düzelteyim, eksiğim her neyse onu tamamlayayım. Ben böyle aşkla tutuşup kavrulurken maşuka varamıyorum ya kahroluyorum. Yaklaşıyor muyum, uzaklaşıyor muyum onu dahi bilmiyorum.”

                                               * * * * *

“O bu basamaklardan, merhalelerden şikâyetçi değildi de, kapılar vakitlice açılmıyordu ona sabırsızlanıyordu işte. Lakin şimdi bütün bunların sebebi anlaşılmıştı. Bu seviyeye kolay gelinmiyormuş meğer.”



                                      ▬    ▬      ▬

İlginizi çekebilir:
4.Güldeste