30 Nisan 2017 Pazar

PORTAKAL KIZ (Jostein GAARDER)

Babasını on bir yıl önce, altı aydan fazla süren bir rahatsızlık neticesinde kaybeden bir genç. Ölen babasından kendisine yazılmış bir mektup. Peki, “Portakal Kız” kim ve konuyla ne ilgisi var?


Sofi’nin Dünyası” ve “İskambil Kâğıtlarının Esrarı”nda olduğu gibi yine bir genç ve gencin babası üzerinden yaşama, dünyaya felsefi bir yaklaşım. Jostein Gaarder’in eserlerinde baba, çocuk ve hayatın anlamı hep ön planda. Ama bu, eserlerinde “aynı”lığa yol açmıyor. Her kitabında iç içe geçmiş olaylar merak duygusunu ön plana çıkarıyor ve anlatıma sürükleyicilik kazandırıyor.
Gelelim “Portakal Kız”a.

Odamda babamın resimleriyle dolu bir albüm var. Artık yaşamayan bir insanın bu kadar çok resmine sahip olmak bana biraz ürkütücü geliyor. Babamın video kayıtları da var. Onu konuşurken duyunca bütün tüylerim diken diken oluyor.

                                               * * * * *

Babam o zaman üç buçuk yaşındaki bir çocukla gerçekleri konuşamayacağına karar vermişti. Bugün bunu anlıyorum ve sen de bu kitabı okurken anlayacaksın.

                                               * * * * *

Bugün on beş yaşındayım veya tam olarak on beş yıl ve üç hafta. İsmim Georg Røed ve Oslo’da Humle Sokağı’nda oturuyorum, annem, Jørgen ve Miriam ile beraber. Jørgen benim yeni babam, ama ben ona sadece Jørgen diyorum. Miriam benim küçük kız kardeşim. Daha bir buçuk yaşında ve onunla doğru dürüst konuşmak için gerçekten çok küçük.
Tabii ki Miriam’ı babamla birlikte gösteren eski resimler ve videobantlar yok. Miriam’ın babası Jørgen. Ben babamın tek çocuğuyum.

                                               * * * * *

Onu anlayacak kadar büyüdüğüm zaman okuyabilmem için ‘Portakal Kız’ın hikâyesini yazmıştı. O, geleceğe bir mektup yazmıştı.


                                               * * * * *

O, on iki veya on dört yıl önce bir Georg için yazıldı, yani babamın henüz tanımadığı ve hiçbir zaman tanıyamayacağını kabul etmek zorunda kaldığı zorunda kaldığı bir Georg için.

                                               * * * * *
Georg’un babası doktor. Hikâyesi tıp eğitimine yeni başladığı 70’li yılların sonunda başlıyor. Georg’a yazdığı mektupta kâh gençlik günlerini kâh Georg’la ilgili duygularını, özlemlerini aktarıyor.
Kitapta babanın yazdığı “mektup” bölümleri “düz”, oğlu Georg’un yaşadıklarını anlattığı bölümler “italik” olarak yazılmış. Bu sebeple kitabı okurken kafanız karışmıyor.

“Ben defalarca kendimin bir iki yıl sonraki halini düşünmeye çalıştım, ama senin şimdi yaşadığın yerdeki halini yaklaşık olarak bile gözümde canlandırmayı başaramadım. Sadece senin kim olduğunu biliyorum. Bu kadar. Bunu okurken kaç yaşında olduğunu bile bilmiyorum. Belki on iki veya on dört yaşındasın ve ben, senin baban, uzun süredir zamandan çekildim.”

                                               * * * * *

“Hemen anlamıştım, onda çok özel bir şey vardı, sebebini anlayamadığım büyülü ve büyüleyici bir şey.”

Babanın “Portakal Kız”la karşılaşması ve onun hakkında kafasında oluşturduğu hikâyeler ilgi çekiciydi. Portakal Kız’ın kim olduğunu bilmiyor ve onun nasıl bir hayat sürdürüyor olabileceğiyle ilgili kafasında pek çok hikâye oluşturuyor. Yaşamda aslında ne kadar çok seçeneğimiz var, kendimiz için ne kadar farklı hikâyeler oluşturabiliriz biraz da bu gözler önüne seriliyor galiba.

görsel: bella pilar

                                               * * * * *

Tabii ki üzülüyordum. Ama onun beni acısıyla böyle yüklemesinin doğru olup olmadığı konusunda kararsızdım. Babam için bir şey yapamazdım ki. O şimdikinden farklı bir zamanda yaşıyordu ve ben kendi hayatımı yaşamak zorundaydım. Eğer bütün insanlar ölmüş babalarından ve diğer atalarından bir sürü mektup alacak olsalardı, sonunda kendi hayatlarımızı kontrol edemez olurduk.

                                               * * * * *

Ama daha sadece hikâyenin başını okumuştum. Belki de gerçekten bu Portakal Kız’la ilgili bir sır vardı. Olmasaydı babam onun hakkında herhalde bu kadar çok şey yazmazdı. Hastaydı, belki de ölmek zorunda olduğunu biliyordu. Bu yüzden yazdıklarının onun için çok önemli olması gerekirdi ve belki de benim için de önemliydi.

                                               * * * * *

“Daha önce hiç buraya gelmemişti, en azından benimle aynı zamanda, oysa şimdi bir fincan çayla Cafe’de oturuyor ve renkli resimli bir kitabı karıştırıyordu. Sanki görülmeyen bir el onu oraya oturtmuştu ve onunla buluşmaya gelmemi bekliyordu.”

Portakal Kız’la ilgili hikâyeler yetmez mi derken neyse ki hikâyenin ana eksenine yol almaya başladık. İskambil Kâğıtları’nın Esrarı’nda da iç içe geçmiş hikâyelerin fazlalığı bir ara beni yorar gibi olmuşsa da olay iyi toparlanmıştı. Burada da “Hikâye nereye gidiyor, aralarında nasıl bir bağlantı var, çözüme kavuşsun artık” derken ve sıkılmama ramak kalmışken konu açıklığa kavuşmaya başladı.

                                               * * * * *

Tabii Portakal Kız hakkında hiçbir şey söylemedim. Çünkü hislerim, babamın burada bana güvenip anlattığı şeyleri anneme hiçbir zaman anlatmadığını söylüyordu. Çünkü o zaman annem bana bunları anlatabilirdi ve babam bu dünyadaki son zamanlarında bu uzun mektubu yazmak zorunda kalmazdı.

                                                * * * * *

Birçok insan yıldızların gökyüzünde yanıp söndüklerine inanır, ama böyle bir şey kesinlikle yok. Bu izlenimin oluşmasının sebebi en alt atmosfer katı. Nasıl hareket eden bir su yüzeyi gölün dibindeki taşların yüzdükleri veya sallandıkları izlenimini yaratırsa, bu da öyle.


                                               * * * * *

“Sonra caddeye zıplıyor, taksiyi durduruyor, biniyor ve bana heyecanla el sallıyor. Ama havada kaderin ağırlığı var.”

                                               * * * * *

“O zaman bu meyvenin Norveççedeki diğer adı appelsin’in, geçmiş zamanda ‘Çin elması’ anlamına geldiğini biliyordu. Çünkü portakallar aslında Çin’den çıkmıştı.”

                                               * * * * *

“Bizim resmi anlaşmamızı anlamak çok basitti, ama ona uymak korkunç zordu. Ama bütün masalların kendi kuralları vardır, evet, belki de bir masalı diğerlerinden ayıran, kurallardır. Bu kuralları anlamak hiçbir zaman gerekli değildir. Onlara sadece uymak zorundadır insan. Yoksa sözler gerçekleşmez.”

                                               * * * * *

“İnsan büyük bir şehirde birini arıyorsa ve bu insanın şehirde nerede olabileceğine dair hiçbir fikri yoksa bir yerden diğerine koşturmak mı daha iyi, yoksa merkezi bir yerde oturup arana kişi kendiliğinden ortaya çıkana kadar orada beklemek mi?”

                                               * * * * *

“Belki birbiriyle aynı anda sağlam ve kararlılıkla karşılaşan ve ayrılmak istemeyen iki bakış değerinde bir yakınlık yoktur.”

                                               * * * * *

“Birbirimizin geçmişine sahip olamayız, Jan Olav. Birlikte bir geleceğimiz olacak mı, soru bu.”

                                               * * * * *

“Sen Sevilla’ya kadar bütün bu yolu bir kadın bulmak için gelmedin herhalde. Bunun için yolu bayağı uzatmışsın o zaman, çünkü Avrupa kadın kaynıyor. Ama sen beni bulmak istiyordun. Ve benden sadece bir tane var. Ben de Sevilla’dan kartpostalı Oslo’daki bir adama göndermedim. Sana gönderdim. Bana tutunmanı rica ettim senden. Ve bana biraz güvenmeni.”



Hikâye ile ilgili spoiler vermemek adına fazla açıklama yapmak istemiyorum. Bu kısımdan itibaren artık olayları takip etmek kolaylaşıyor. Georg, babası ve “Portakal Kız”ın hikâyesi açıklığa kavuşuyor. Bundan sonra ise ölmekte olan ve oğlunun ileri yaşlarını göremeyeceğini bilen bir adamın hisleri, yaşadıkları ve en önemlisi de oğluna seslenişi ön plana çıkıyor. Duygusallık ve hüznün yoğunlaştığı sayfalar bizi maceranın sonuna sürüklüyor. Ve maceranın sonuna yaklaşırken kitapta yer alan ve babasının Georg’a sorduğu sorunun yanıtını kendi içinizde aramaya başlıyorsunuz. Soru kitapta, cevap ise sizde gizli. İyi okumalar.

                                               * * * * *

“Bu kadar çıplak ve doğrudan doğa duygusunu halk edebiyatında bulursun, örneğin Grimm kardeşlerin masallarında. Onları oku Georg. İzlanda destanlarını oku, Yunan ve eski Kuzey mitlerini oku, Eski Ahit ‘i oku.
Dünyaya bak Georg, fazlasıyla fizik ve kimya ineklemeden önce dünyaya bak.”

                                               * * * * *

“Ben bilim adamıyım ve kesinlikle bilim düşmanı değilim, ama mitlere ve ruhların varlığına inanan dünya görüşümü hiç kaybetmedim.”

                                               * * * * *

“ ‘Hasret’, ‘sabır’ ve ‘özlemek’ gibi kelimeler yeni birer anlam kazanmışlardı. Artık birbirimize gelecek yıllarda her gün görüşmeye söz veremiyorduk. Birdenbire o kadar çıplak ve zavallı olmuştuk ki. Kalplerin zamiri ‘biz’ tehlikeli bir yara almıştı. Artık birbirimizden isteklerde bulunamıyorduk, önümüzdeki zamanla ilgili beklentilerimizi paylaşamıyorduk.”

                                               * * * * *

“Bir şekilde başkalarının tanıdığından daha iyi tanıyorsun beni, neredeyse dört yaşından beri ikimiz hiç baş başa konuşamamış olsak bile. Çünkü ben hiçbir zaman başka insanlarla, seninle bu mektupta olduğu gibi açık konuşmadım.”

                                               * * * * *

“Kimsenin gerçekten haberi olmadığı büyük bir masalda yaşıyoruz birlikte. Oluşumunu anlayamadığımız bir dünyada dans ediyoruz ve oyun oynuyoruz ve gevezelik ediyoruz ve gülüyoruz.”

                                               * * * * *
    



Annemin bir plağı var, ismi Unforgettable. Bu çok özel bir kayıt, çünkü bunda Natalie Cole babasıyla bir düet yapıyor, meşhur Nat ‘King’ Cole ile. Bu belki çok çarpıcı gelmiyor kulağa, ama Natalie Cole babasıyla bu düeti onun ölümünden neredeyse otuz yıl sonra yapıyor. Sadece teknik olarak bu büyük bir problem değildi. Natalie Cole’un sadece Nat ‘King’ Cole’un eski kaydının üzerine söylemesi gerekiyordu. Neredeyse babasının sesini başka bir plağa kaydettiği söylenebilir.
Yani teknik açıdan bakılırsa, neredeyse otuz senedir ölü olan bir adamla düet yapmak başarı değildi. Belki daha çok ruhsal bir zorlanmaydı.

                                               * * * * *

“Bir hikâyede ne kadar çok ayrıntı varsa, onu dinlemek o kadar heyecan verici olabilir, çünkü sadece küçük bir ayrıntı sonuçta olanda farklı olsaydı siz hiçbir zaman doğamazdınız. İddia ederim, binlerce küçük ayrıntı vardır ve bunlar her şeyi öyle çok değiştirebilirlerdi ki hiç şansınız olmazdı.
Veya benim akıllı babamdan bir alıntı yaparsam: Hayat sadece kazanan biletlerin görüldüğü dev bir piyangodur.
Ey okur! Sen de böyle kazanan bir biletsin ve çok şanslısın.”

                                         ▬    ▬      ▬
İlginizi çekebilir:

4.GülünAdı – Umberto Eco