9 Nisan 2017 Pazar

DÂHİ DİKTATÖR (Celal ŞENGÖR)

Atatürk bir dâhi miydi?
Bir diktatör müydü?
Peki diktatör nedir ve Atatürk’ün diktatörlerden farkı nedir?
Cevabı Celal Şengör’ün 85 sayfalık Haziran 2015 basımlı kitabında: “Dâhi Diktatör”

“Bu küçük kitap Emrah Akkurt’un benim Atatürk’e bakışımı kendisine anlatmamı istemesinin bir ürünüdür ve birkaç akşamlık bir sohbetin yazıya dökülmesinden ibarettir. Ben tarihçi değilim. Atatürk üzerine yaptığım tek inceleme de kendisinin yöntemini merak etmem neticesinde ortaya koyduğum küçük bir çalışmadır. (Önsöz)”



                                               * * * * *

“Ben bütün dünyanın aklı başında ve bilgili insanlarının paylaştığı bir görüşe katılanlardanım: Atatürk bir dâhiydi ve bu dâhinin yaptıklarının genel bilançosu hem kendi milleti hem de insanlık açısından çok olumludur. Aklı başında hiç kimsenin zaten bu konuda bir şüphesi yok. Üzerinde tartışılan mevzu Atatürk’ün diktatör olup olmadığıdır. Bence Atatürk, ilk ve kanımca en başarılı biyograflarından Harold Courtenay Armstrong’un (1892-1943) 1932 yılında yayınladığı Grey Wolf Mustafa Kemal-An Intimate Study of a Dictator (Bozkurt Mustafa Kemal-Bir Diktatörün İçten Bir İncelemesi: Arthur Barker Ltd., Londra, 352 s.) kitabının başlığında da belirttiği gibi, bal gibi bir diktatördü, ama bir zorba değildi. Maalesef memleketimizde bu iki kavram sıklıkla birbirine karıştırılır. (Önsöz)”

                                               * * * * *

“Samsun’a çıktığı 19 Mayıs 1919 gününü Türkiye’nin kaderini eline aldığı tarih olarak kabul edersek, ülke yönetiminin cansız parmaklarından kaydığı 10 Kasım 1938’e kadar 19 senede Atatürk hiçbir kararını altında milletin temsilcilerinin imzalarının da olmadığı bir bildiriyle ne milletine ne de dünyaya tebliğ etmiş veya uygulamaya koymuştur. (Önsöz)”

                                               * * * * *

“Kurtuluş Savaşının en tedirgin günlerinde, bazen milletin temsilcilerinin tehlikeyi göremeden veya görmelerine rağmen karar alınmasını güçleştirdikleri, yani ülkeyi ve milleti tehlikeye attıkları dönemlerde, silah arkadaşlarının bazılarının meclisten kurtulma yönünde yaptıkları tekliflere asla iltifat etmemiş, her seferinde ‘meşruiyetten ayrılamayız’ demiştir. (Önsöz)”

                                               * * * * *

“Atatürk, özgürlüğü öğretebilmek, topluma yayabilmek için bir süre diktatörlük yapmıştır. Bunu çocuk yetiştiren ebeveynin çocuklarına yaptığı muameleye benzetebiliriz. Ebeveyn veya veliler, çocuklar belli bir akılcı muhakeme düzeyine erişmeden (ki tıbben bunun aşağı yukarı 18 yaşında tamamlandığı sanılmaktadır) ve belli bir bilgi deposunu oluşturmadan, onlar adına karar alır. (Önsöz)”



                                               * * * * *

“Bazı toplumlar gelişme basamaklarında geridir; bazıları ise ileri. ‘Bunu kabul etmemek, geri toplumları geride kalmaya mahkûm etmek demektir’ diyor Edgertan (Önsöz)”

                                               * * * * *

“Kitabın amacı da Atatürk’ün milletimiz, uygarlaştırmak, refaha kavuşturmak, dünyada saygınlaştırmak gibi asil ideallerini halkıma hatırlatmaktan ibarettir. (Önsöz-A.M.Celal Şengör, Anadoluhisarı, 23 Ekim 2014)”

                                               * * * * *

“Atatürk’ün başarısının kendisiyle ilgili iki temel bileşeni vardır: Dehası ve o dehayı verimli kullanmasına izin veren yöntemi. (Giriş)”

                                               * * * * *

“Genel ifadeler doğaları gereği, doğrulanamazlar. Örneğin, ‘bütün kuğular beyazdır’ ifadesi mevcut kuğular (şimdikiler, geçmişte olanlar…) tek tek görülmeden doğrulanamaz ki bu da mümkün değildir. Ama beyaz olmayan tek bir kuğu, ‘bütün kuğular beyazdır’ ifadesinin yanlış olduğunu bize derhal gösterir. (Giriş)”

Kitabın bu kısmında daha çok bilim, bilginin tarihi ve bilimsel yöntem hakkında bilgilendirmeler var. Atatürk’ün bilgiye ve akla neden bu kadar önem verdiğini daha iyi kavramamız için aktarılan bu satırlar oldukça önemli. “Devlet yönetiminde akıl ve bilgi neden önemlidir?” sorusunun cevabı da yine satır aralarında gizli.

                                               * * * * *

“Atatürk’ün sorun çözme yönteminin ilk basamağı çözülecek sorunun bileşenleri hakkında mümkün olduğunca çok ve sağlıklı bilgi toplamak olmuştur. Bunun sık sık onun ‘gerçekçiliği’ veya ‘pragmatistliği’ şeklinde dile getirildiğini duyarız.”

                                               * * * * *

Nutuk, yalnız Türk tarihinin veya dünya askerlik ve politika tarihinin değil, aynı zamanda toplumbilimleri tarihinin de kanımca en önemli eserlerinden biridir.”

Atatürk’ün sorunları çözmede kullandığı 6 basamaklı problem çözme yöntemini kitapta bulabilirsiniz. Bu yöntemi nasıl kullandığı ise Nutuk’tan ve hayatından örneklerle açıklanmış.



                                               * * * * *

“Kurmay Mustafa Kemal, hem düşmanlarının ruh hallerini hem de gidilecek yolun fiziksel coğrafya şartlarını hızla gözünün önünden geçirerek, Boğazın ne şekilde tutulabileceğini de askerlik deneyimiyle tartıp, olabilecek vaziyet hakkında bir değerlendirme yapmış ve haklı çıkmıştır. Sivas’a tek el ateş etmeden varılmıştır.”

Cemal Şengör kitabın bu bölümde Atatürk’ün hayatı hakkında en güvenilir kaynakları belirtmiş. Bunlardan biri de Andrew Mango’nun “Atatürk” isimli kitabı. Kitabı okurken ben de Andrew Mango’nun iyi bir kaynak taraması yaptığını ve eserini kaleme alırken objektif davrandığını düşünmüştüm. Akılcı ve bilimsel.

                                               * * * * *

Buraya kadar anlatılanları “Dâhi Diktatör”ün ilk bölümü olarak nitelendiriyorum. “Giriş” ve “Atatürk’ün Yöntemi” üzerine verilen bilgilerden sonra kitabın başında belirtilen sohbet bölümüne geçiliyor: “Dâhi Diktatör”

“Pek çok ilkel toplum üzerinde çalışmalar yapan Edgerton, ‘Hasta Toplumlar’ isimli kitabında, ‘Hasta toplumlar kendi bireylerine o kadar çok acı verirler ki, birey o toplumdan kaçmak ister. Fırsatını bulduğunda da kaçar.’ diyor.”

                                               * * * * *

“Eleştirel bir düşünürdü, hazırcı değildi, başkalarının yöntemlerini ve /veya yol haritalarını olduğu gibi tatbik etme taraftarı değildi. Muhtelif yöntemlere ve yol haritalarına baktı ve seçici bir yöntem izledi. Bazen aradıklarını bulamadı, yeni bir şey icat etti, bunu denedi. Toplumunda bunun başarısız olduğunu görünce hemen vazgeçti. ‘Yenisini deneyelim.’ dedi.




Şengör’ün din ve ahlak olgusuna bilimsel yaklaşımları da ele aldığı bu bölümün dikkatli ve önyargıdan uzak okunması gerektiği kanaatindeyim. Dini bilimlerin “nakli” olduğu düşünüldüğünde ve dini bazı olgular “akli” açıdan ele alındığında bazı kişiler için açıklamaların bir kısmı biraz rahatsız edici olabilir. Bu noktada sahip olmamız gereken şey sunulan bilgiye “objektif” bakabilmek.    

                                               * * * * *

“Şimdi Atatürk’ün yapmak istediği, medeniyetten kastı, birbirinin fikirlerine tahammül edebilen, birbirinin fikirlerini eleştirerek, gözleme, mantığa dayanarak eleştirerek geliştirmeyi bilen bir toplum yaratmak. Bunun için de Atatürk’ün önündeki otoriter sistemi ortadan kaldırması lazım.”



                                               * * * * *

“Atatürk şunu söylüyor: ‘Bu hurafelerin üzerine bir toplum bina edemeyiz. Sen buna inanmak istiyorsan inanabilirsin, ama bunu dayatmana müsaade etmeyeceğim. Sizin dayatmanızdır ki, toplumu felakete götürdü, çürüttü, yok etti. Ben bu çökmüş toplumun çocuğuyum, yeni nesillerin bu felakete doğmasına müsaade etmeyeceğim.’”



                                               * * * * *

“Mustafa Kemal burada o kadar dikkatli bir denge güttü ki, zamanı gelmeden hiçbir adım atmadı, zamanı gelmeden hiçbir tedbiri diğerlerine söylemedi.”

                                               * * * * *

“Olay, karşındakini ve muhatap olduğun vaziyeti çok iyi okuyabilmek, harp teorisini çok iyi bilmekle ilgilidir.”

                                               * * * * *

“Atatürk, taarruz tarihini Ankara’da hiç kimseye bildirmez, hatta kendi arkadaşlarına dahi bilgi vermez. Sadece güvendiği ve kendisine güvenmesini istediği Ruslara haber verir. ‘Birkaç gün sonra saldırıya geçiyoruz.’ der. Ruslardan çıt çıkmayacağını, İngiliz ve Yunanların mağlubiyetini dört gözle beklediklerini biliyordur.”

                                               * * * * *

“İnönü, beni yanına alarak Mustafa Kemal’in huzuruna çıkardı. Yunan Orduları Başkumandanlığına tayin edildiğimi bu sırada öğrendim. Atatürk beni mert bir askere yaraşır bir şekilde kabul etti. Teessür ve heyecan içindeydim. İnönü beni kendisine takdim etti. Gazi’nin bu esnadaki sözlerini hiç unutmayacağım:
‘Üzülmeyin General,’ dedi. ‘Siz vazifenizi sonuna kadar yaptınız. Askerlikte mağlup olmak da vardır. Napolyon da vaktiyle esir olmuştu. Size karşı büyük bir hürmet hissi besliyoruz. Burada kendinizi esir addetmemenizi rica ediyorum. Misafirimsiniz. Yakında her şey düzelecektir. Buyurun, istirahat edin.’” Atatürk’ün bu ince ve nazik muamelesi karşısında ben de bu büyük kumandana karşı içimde bir hayranlık duymaya başlamıştım.”

                                               * * * * *
Çankaya Köşkü - Türk Dil Kurumu üyeleri ile yemekte-1936
“Osmanlıca diye bir dil yok. Osmanlıca bir ‘esperanto’dur, yani bir sürü dilin bir araya gelmesiyle yaratılmış yapay bir dildir. Osmanlıcayı layıkıyla okuyup anlayabilmek için Türkçe bilmek lazım, Farsça bilmek lazım, Arapça bilmek lazım. Bu üç dili bilmek lazım, zira Osmanlıca bu üç dilden sadece kelime almakla kalmamış, buralardan birtakım kuralları da almış. Böyle dil olmaz. Çünkü bu üç dil köylülere öğretilemez, kasabalılara öğretilemez, hatta ve hatta layıkıyla münevvere dahi öğretilemez. Arapça ve Farsça gibi dillerin öğrenilmesi ve öğretilmesi kolay değildir. Her ikisinin de çok zengin tarihleri, edebiyatı var.”

                                               * * * * *

“Atatürk’ün önüne geçmek istediği şey cehalettir. Ama bu canavar her defasında Atatürk’ü ve yapmak istediklerini sırtından vuruyor.”

                                               * * * * *

“Atatürk Türk şemsiyesi altında bir millet yaratmaya çalışıyor. Türk şemsiyesi altında derken, biyolojik bir şemsiyeden söz etmiyor. Bahsettiği şey şu: ‘Türkiye Cumhuriyetini kuran insanlara Türk halkı denir.’ Bu kadar. Atatürk’ün ‘Türkleri’ böylece Anadolu’daki herkesi içeriyor. Kendine Türk diyenlerin yanı sıra, Lazları, Çerkezleri, Gürcüleri, Kürtleri, Zazaları, Yahudileri vs. Kurtuluş Savaşı ve mübadele bittikten sonra onun ‘Türkler’ine Türkiye’de yaşamaya devam eden Rumlar ve Ermeniler de dâhil olmuştur.”

                                               * * * * *

Kitabın bu bölümlerinde toplumu ortak bir dil ve kültür potasında toplayıp “ortak noktalar” etrafında birleştirmeye çalışan Atatürk’ten söz ediliyor. Yapılan devrimler, gerçekleştirilen yenilikler neden önemliydi? Meclisin kapatılmak istenmesine karşın Atatürk neden bunu tercih etmiyordu?
Akılcı ve objektif bir bakış açısıyla okuduğumuzda pek çok sorunun cevabını bulacağımız bir kitap.

“Atatürk toplumdaki cinsler, etnik unsurlar, dini unsurlar arasındaki farkları mümkün olduğu kadar törpülemeye çalışıyor ki, herkes bir potada birbiriyle konuşan insanlar haline gelebilsin. Aksi takdirde ülkü birliği ve millet olmak mümkün değil. Millet olmadığın zaman kendini dışarıya karşı koruman mümkün değil.”

                                               * * * * *

“Mustafa Kemal kendinden önce gelen gelenekleri kullanmıştır. Osmanlı’nın bir (Mebusan) Meclisi vardı ama kapatılmış, büyük sıkıntılar çekilmiş. Ardından İttihat ve Terakki belası doğmuş, bunun getirdiği felaketle memleketi kaybetmişiz.
Bütün bu sıkıntıları, Atatürk’e, meclisi kaldıralım diyen insanlar da biliyor. Ama o dâhi, kolaycılık peşinde koşan bu kısa görüşlü insanlara ve çevresindeki herkese, meşruiyetin gerekliliğinden ve sürekliliğinden bahsediyor.”


Türkiye Büyük Millet Meclisi
                                               * * * * *

“Atatürk, etrafındaki insanlardan çok bezgindi. Rahmetli dedem anlatırdı, ‘Herkes Atatürk içkiden öldü zanneder. Hayır. Kahrından öldü. Derdini anlatacak adamı yoktu.’”

                                               * * * * *

“Bertrand Russel’in bir sözü var: ‘Büyük bir adamın eserini incelediğiniz zaman, incelemenizin sebebi adamın zeki olmasıdır. Ama hiçbir zeki adam her şeyi bilemez. Eğer zeki bir adam yanlış bir iş yapmışsa mutlaka ‘o iş muhakkak doğru olmalıdır’ diye düşünmekten ziyade o anda ona niye doğru göründü, onun peşine düşmek lazım.’”

                                               * * * * *

“Mesela genç bir subayken Mısır’a gidiyor, manevralara… Orada bir tayyareye binmek istiyor, beraber gittiği komutanlardan biri elini tutuyor, ‘Kemal’ diyor ‘Bilmediğin aş karın ağrıtır, otu oturduğun yerde.’ Atatürk’ün binmek istediği tayyare düşüyor ve içindekiler ölüyor. Mesela Atatürk bu olaydan sonra hayatı boyunca hiç tayyareye binmemiştir. Hava Kuvvetleri’ne bu kadar önem veren adam hiç tayyareye binmemiştir.”

                                          ▬    ▬      ▬