10 Eylül 2016 Cumartesi

PARFÜMÜN DANSI (Tom ROBBINS)

Ölümsüz olmak ister miydiniz? Sonsuza kadar yaşamak… Ruhen, zihnen ve BEDENEN. İmkânsız mı? Biliyorsunuz kitaplarda imkânsız yoktur. Hatta yeri gelir size pek çok sır verirler. Kimler mi? Tabii ki kitap kahramanları. Bu sefer ki sırdaşlarımız Alobar ve Kudra. “Parfümün Dansı” adlı kitapta saklanmışlar, heyecanla okurlarını bekliyorlar. 



Onlar ölümsüzlüğün sırrını buldular, hayatı farklı yönlerden karşılıyorlar. Peki parfümün, kokunun ya da “pancar”ın bununla ne ilgisi olabilir? Evet yanlış okumadınız “pancar”. Aynı zaman da hikâyede önemli bir görev üstlenmiş. -Hatta kitabın önceki çevirisinde ismi  “Pancarın Dansı” - Alobar, Priscilla ve diğerlerini buluşturan ortak nokta. Amerika’dan Paris’e uzanan bir yolculuk ve yüzyıllar öncesinden gelen üç isim: Alobar, Kudra ve Pan. Çok mu alakasız?! Hayat da öyle değil mi zaten. Birbirinden alakasız şeyler bir şekilde bağlantıya geçip alakalı hale gelmiyor mu?

“Yıllardır bu binada öyle çok insan yaşamıştı ki, sonunda bina da kendine göre bir yaşam edinmişti. Her tuvalet, İtalyan tenorları gibi gargara sesleri çıkarır, her buzdolabı çayırda otlayan bufalolar gibi homurdanırdı.
Eski yapım apartmanların çoğunda, renkler ve sesler gibi, kokular da kuşaklar boyunca birikmiş olurdu. Fırında pişen kekler, tencerede haşlanan sebzeler! Ama Priscilla’nın dairesi bu açıdan ötekilerden farklıydı. Burası kimyasal madde kokardı…”

                                               * * * * *

“1200’lerde Haçlılar, Filistin’den döndüklerinde parfüm denilen şeyi Fransa’ya lanse etmiş; sonra da güzel kokular orada sevilmeye tutulmaya başlamıştı. Papazlar parfüm yapmasını da bira yapmak kadar iyi öğrendiler. Bugün gökdelenin bodrumunda, eski parfüm atölyesinin karanlık dehlizlerini görmek mümkündü. Zaten gökdeleni oraya kuran LeFever ailesi, parfüm işini manastırdan on yedinci yüzyılda satın almıştı.”

görsel: Daniel Merriam

                                               * * * * *

“Doğmak ve ölmek kolaydı. Zor olan hayatın kendisiydi.”


                                               * * * * *

“Alobar itiraz edecekken Şaman sözünü kesti. ‘İnsanoğlu bitkilerden ve hayvanlardan uzaklaşıyor,’ dedi. ‘Yavaş yavaş onlarla olan bağını koparıyor. Günün birinde tekrar ilişki kurmak zorunda kalacak. Eğer evren yaşayacaksa, insanoğlu buna mecbur olacak. Ama şimdilik, belki yeni yoluna koyulsa gerçekten de daha iyi olur.’”

                                               * * * * *

“İnsanın bir dâhiyi fark etmesi için kendisinin de dâhi olması gerekmez. Eğer öyle olsa, Einstein hiçbir zaman Beyaz Saray’a davet edilemezdi.”

                                               * * * * *

Bu kitabı aslında daha önce de okumuş ve beğenmiştim. Ancak kitap bende olmadığı, elimde de notlar bulunmadığı için blogda yer verememiştim. Uzun bir aradan sonra kitabıma kavuşunca hemen sizlerle de paylaşmak istedim. Tom Robbins geniş hayal gücü ve dili kullanmadaki ustalığıyla hemen dikkat çekiyor.  -Tabii burada çevirmen Belkıs Çorakçı Dişbudakın da hakkını teslim etmek gerek. – İlk başta farklı hikâyeler sizi biraz şaşırtsa da ana hikâyeye ulaştığınızda işler daha keyifli hale geliyor. Yazarımız bilgisini göze sokmadan ilginç benzetmeler ve farklı detaylarla sizi keyifli bir yolculuğa çıkarıyor. Gerçek bir dünyada (!) gerçeküstü olaylarla karşılaşmak, ölümsüzlüğün sırrına kavuşmak istiyorsanız kitap tam size göre.

“Bazılarına göre, bir şey eğer kokmuyorsa, Marcel LeFever o şeye ilgi göstermezdi. Ama Claude kuzenini daha yakından, daha iyi tanırdı. Hem zaten başka insanların burnuna gelmeyen kokuları alabilmek de Marcel’in özel yeteneği olduğuna göre, belki onun dünyasında bazı karakteristik kokular da var olabilirdi. Claude kumsaldaki o geceyi hatırladı. Marcel denizin dolunay günlerinde, hilal günlerindekinden farklı koktuğunu söylemişti.”

                      * * * * *


“Tavşanların yüz milyon koku alma siniri olduğu hesaplanmaktaydı. Burnunu durmadan kıpırdatıp durması boşuna değildi. O burun sürekli olarak dalgalanan bir aromatik fırtınanın uyarıları altındaydı.”

                                               * * * * *

“Ortalık öylesine pırıl pırıl aydınlıktı ki, gözleri gölge bulabilmek için gözkapaklarının gerisine saklanmak istiyordu.”

                                               * * * * *

“Kendi gemine kaptanlık edemiyorsan, hangi yanlış limana vardığına şaşırmamalısın.”

                                               * * * * *

“Belki diyeceksiniz ki, on beş yaşında bir kızın ailesine kafa tutmasını, toplumuna başkaldırmasını, ağırlıklı kültürel ve dinsel geleneklere isyan etmesini ve pek anlayamadığı bir rüyayı izlemesini beklemek de çok fazla olur. Elbette çok fazla olur. Kendi kaderini kendi tayin etmenin fiyatı hiçbir zaman ucuz değildir. Hele bazı durumlarda, düşünülemez bile. Ama insan harikuladeliğe ulaşmak için, düşünülemeyecek olanı düşünmek zorundadır.”

                                               * * * * *

“Bilgeliği ellerinde tutanlar, onu her gelen serseme öylece sunamazlar. İnsanın onu alabilmek için hazırlanmış olması gerekir. Yoksa ona yararından çok zararı dokunur. Ayrıca, bilgeliğin o duru sularında yalpa vuran bir sersem suyu bulandırınca, herkese de zararı dokunur. Demek ki bilgiyi arayan insan önce sınanmalı, buna layık olup olmadığı anlaşılmalıdır.”


                                               * * * * *

“Eğer dünyanın gündüz kadar geceye de ihtiyacı varsa, ruhun da aydınlığı dengelemek için karanlığa ihtiyacı olması gerekmez miydi?”

                                               * * * * *

“Küçük mucizeleri kabul ettiğimiz zaman kendimizi büyük mucizeleri hayal edebilecek yeterlilikte hissederiz. Bir istiridyenin içinden parlak, canlı, lezzetli bir canlının çıkabileceğini kabul ettiğimiz anda, aynı kabuktan Afrodit’in geleceğini de kabul etmişiz demektir. Bununla da yetinmeyerek, Afrodit’in kabuğundan büsbütün uzaklaşacağını, kendine bir stüdyo daire edineceğini, tıpkı istiridye gibi onu istediği biçimde donatacağını da düşünebiliriz; ama hayal gücü, pek zengin değilse bu noktadan önceki bir yerde durmak zorundadır.” 

                                               * * * * *

“Öyle sert adamdı ki, kırk yılda bir yüzüne zorla bir gülümseme kondurduğunda vücudu o gülümsemeye bir hastalıkmış gibi muamele eder, bu yabancı hayatı bünyesinden bir an önce atabilmek için interferon salgılama hızını üç katına çıkarırdı.”

                                               * * * * *

“ ‘Durdurabilir misin?’ Bu ufacık soru masif bazalttan oyulmuştu. ‘Nasıl emin olabilirsin?’ Üç kelimenin toplamı bir ton geliyordu ve buna noktalama işaretleri dâhil değildi.”

                                               * * * * *

“Hep aynı konuda tartışıyorlardı. En iyisi de buydu zaten. Eğer âşıklar mutlaka kavga edeceklerse, en azından uzmanlaşmaları iyi olurdu.”

                                               * * * * *

“Hayata karşı merak beslemeyen, var olmaktan çok az sevinç duyan kimseler, bilinçaltında hastalıkla, kazayla ve şiddetle işbirliği yapar, onları kendi üstlerine çekerler, diyordu.”

                                               * * * * *

“ ‘İlginç’, diye düşündü Priscilla. ‘Bu adamlar çabucak buradan kurtulmak istiyor, dışarıdakiler de içeriye girmek için yanıp tutuşuyor.’”

                                               * * * * *

“Mutlu sersemler konusunda haklısınız. Ama onlar mutlu olmaktan çok, beyinleri çıkarılmış tipler. Beri yandan, asık suratlı mutsuzun durumu da aynı derecede gülünç. İnsan mutsuzken dikkat hep kendine döner. Kendini çok ciddiye alır. Mutlular, yani kendilerini gerçekten sevenlerse, pek düşünmezler kendilerini. Mutsuzu neşelendirmeye çalıştığında, istemez, karşı çıkar. Çünkü dikkatini kendinden ayırıp evrene yöneltmek zorunda kalacaktır. Mutsuzluk, kendine düşkünlüğün varacağı son noktadır.”

                                               * * * * *

“Eskiden insanları mikroplar öldürürdü. Şimdi ise kötü alışkanlıklar öldürüyordu. Doktor Dannyboy öyle söylemişti. Kalp hastalığı, kişisel kötü alışkanlıklardan doğuyordu. Kanser, sınai kötü alışkanlıklardan doğuyordu. Savaş da siyasi kötü alışkanlıklardan doğuyordu.”

                                               * * * * *

“Oysa Wiggs, geleceği özlemenin, geçmişte yaşamak kadar cansız bir şey olduğunu söylüyordu. Özlem de, umut da özgün yaşantıyı engelleyici şeylerdi.”

                                       ▬    ▬      ▬