16 Eylül 2016 Cuma

BUTİMAR (Kaan Murat YANIK)



İç Konuşma 1 (İnternette gezinirken – Bir süre önce):

İşte bir kitap daha. Basım yılı 2015. Yeni bir kitap. İsmi de pek fiyakalı BUTİMAR. “Butimar”. Aslında hoş bir tınısı var. Ne demek acaba? Ne kadar çok kişi okumuş. Hemen her yerde fotoğrafını görüyorum. Ne kadar da methetmişler!



Kitapla mahsur kalmak istermişiz. İşte iddialı bir söz daha. Böyle derler ama… ?!

İç Konuşma 2 (D&R’da gezinirken – Kısa bir süre önce)

İşte benim için oksijeni bol bir mekân. Bir sürü kitap. İndirimde olanlar, yeni çıkanlar, çok satanlar… Hangi taraftan başlasam acaba? Aaa… Yine karşımda Butimar. Aslında kapağı da hoşuma gitmedi değil. Bir de arka kapakta yazanları okuyalım… Sayfaları şöyle bir çevirelim… Yazarı hakkında bilgi… En iyisi ben bunu alayım…



İç Konuşma 3 (Kitabın ilk bölümünü okurken – Daha kısa bir süre önce)

Yazarın günümüz yaşamı hakkındaki saptamaları ne kadar ilginç! Belki de bazılarımızın fark ettiği ama dile getirmediği ya da getiremediği gerçekler. Benzetmeler de hoş... Günümüz insanını, kültürünü iyi gözlemlemiş. (Peki, “Butimar” kim acaba? Psikiyatrla bağlantısı ne? Maddi anlamda refah içinde bir psikiyatr ama hayatından memnun değil? Hayatından memnun olmadığı için mi uykuyu seviyor, ona sığınıyor yoksa rüyalara ilgi duyduğu için mi? Butimarla karşılaşacak mı acaba?)

“Kendimi bildiğim günden beri beni kuşatan bir durumdu bu. Herkesin eğlendiği meşgalelere karşı alaka duyamamak… Kitapların içinde sıkışıp kalmak… Güzel, zengin kızla yakışıklı ve bir o kadar gururlu fakir oğlanın eksik olmadığı televizyona, dondurma tanıtırken kadın pazarlayan reklamlara, kitleleri uyuşturan futbola, insanları aptallaştıran popüler kültür zırvalıklarına, vıcık vıcık yaşanan aşklara, sistemin koyunlarının tapındığı siyasi putlara, milyon dolarlarla oynayıp Müslümanlara kanaat etmeyi öğreten din hocalarına, sanatı bir klozet markası sanan cahil insanlara bir saniye dahi olsa tahammül edememek… Yani dünyanın neredeyse yüzde doksanına hâkim olan her şeye…”

                                               * * * * *

“Hastalarımın problemlerini çözmek için kendimce geliştirdiğim yöntemler sayesinde kısa zamanda Nişantaşı civarında tanınan bir psikiyatr olup çıkmıştım. Kimse en büyük hastanın bizzat kendim olduğu gerçeğini akıllarına getirmiyordu.”

                                               * * * * *

“Günler böylece birbirine çarpmadan geçip gidiyordu. Çoğu zaman farkında olmadan yuvam, doğal ortamım orasıymış gibi bir kitapçıya girerken buluyordum kendimi. Kitap raflarına sevimli bir huzursuzluğun son demleriyle bakarken; ‘Allahtan kitaplar, rüyalar, şarkılar, filmler var; yoksa çıldırırdım,’ diye geçiriyordum içimden. Evimdeki ya da ofisimdeki kitaplıkta hayattayken birbirlerini sevmeyen yazarların kitaplarını yan yana koyuyor, uzaktan o zoraki birlikteliğe bakıp mutlu oluyordum.”

                                               * * * * *

“Nasıl ki her şehirdeki A hamburgercisindeki B mönüsünün içindekiler aynı ise, arık Türkiye’nin hemen her kafesinde oturan insanların konuştukları şeyler de tek tipleşmişti. Prizlerden uzak yaşayamayanlar, bir yandan sosyal olduklarını kanıtlamanın endişesiyle gönülsüz şekilde masalarında otururlarken, diğer yandan telefonlarının ekranlarını okşayıp dün akşam TV’deki yarışmada olup bitenleri konuşuyorlardı. Sonra yalnız olmadıklarını kanıtlamış olduklarını sanarak evlerine dönüp yastıkla dertleşip ağlıyorlardı. Yalnızlığın modern zamanlara izdüşümü biraz böyleydi.”

                                               * * * * *

“Hiçbir şey yapmadan oturan insanların aslında devasa yükler taşıdığından şüphelenirdim.”

                                               * * * * *

“Mirasına konmak için amcasını nasıl delirtebileceğini soran hasta kılığındaki manyağı nazikçe kovduktan sonra, kendini uçak sanan hastamı kabul ettim.”

                                               * * * * *

“Edgar Allen Poe en güzel öykülerini rüyalarından ilham alarak yazmış, Paul McCartney ‘Yesterday’ parçasını çalmadan evvel rüyasında dinlemiş, Marquez romanlarının bir bölümünü rüyalarında kurgulamış, Tarkovsky rüyalarından film yapmıştı.”



                                               * * * * *

“Sinemanın kokusunu seviyordum. Tatlı rutubet… Önümdeki koltukta oturan kalın kemik çerçeveli gözlük takan çocuk kitap okuyordu. Muhtemelen gözleri bozuk olmadığı halde optikçiden sağlam numaralı bir şey sipariş etmişti ve şu an okumak için sayfalarına suratını soktuğu kitaptan nefret ediyordu. Hem kitap okuyup hem film izlemek… Bir de kulağında kulaklık… Ahh şu entelektüelliği yanlış anlayıp hepsini aynı anda yapmaya çalışanlar yok mu…”

                                               * * * * *

“Yanımdan kafası dumanlı yaşlı bir amca; ‘Var mı o kadar maharetli bir hırsız, tüm dertlerimi çalacak?’ diye bağırarak geçti.”

                                               * * * * *

“Görmezden geliyordum çoğunu. İnsanlara kendimi anlatmaya başladığımın ilk dakikası yorulacağımı bildiğim için en iyisi buydu.”

                                               * * * * *

“Şarkıyı değil, o şarkıyı ilk dinlediğin zamanki kendini özlüyorsun. O zamana dokunamadığını anlayınca da, şarkıyı bir daha dinliyorsun. Geçmiş zamanın şimdiki zamanın işleyişine burnunu sokmaktan vazgeçmemesi de diyebiliriz, buna.”

görsel: maori sakai

                                               * * * * *

“Bu ülkenin hiçbir şey bilmedikleri halde her şeyi bildiği sanan adamları meşhurdur.”

                                               * * * * *

“Bir adam dilenciye para verirken selfie çektirdikten sonra, verdiği parayı geri alıp gitti.”

                                               * * * * *

“Bugün de bir şey olmadı. O olmayan şey her neyse, onu özlüyordum.”

                                               * * * * *


                                               * * * * *

“Bunların hepsi bir tesadüf olabilir miydi? Ben kimdim? Yusuf amcam neden ailesinden uzaktaydı? Bahsettiği savaş neydi? Revan! Ruslar! Katliam! Göç! Bir çağrı mıydı her şey? Kim nereden çağırıyordu beni? Kulağımı hangi yana dayamalıydım? Dedem amcasının mektubunu neden sevgilisine vermişti?”

İç Konuşma 4 (Kitabın 2. Bölümünü okurken)

Uzun zamandır okuduğum en iyi romanlardan biri. Anlatımı ve konusu hoşuma gitti. Merak ögesi de ön planda. Kitap nasıl bitecek acaba? Özellikle bu bölümde geçmişe ağırlık verilmiş. Bence bu kitap öyle bir şekilde bitmeli ki ikinci bir kitaba kapı aralanmalı. Özellikle günümüze gelip psikiyatrla bağlantılı bir hikâye oluşturulursa…

                                               * * * * *

“İnsanın kendi olabilmesi, varlığını böyle idare edebilmesi hem masraflı, hem meşakkatli bir işti ve böyle yaşayanlar her zaman bir bedel ödüyordu. Hâlbuki başkasını taklit ederek maskelerle dolaşanlar, herhangi bir engelle karşılaşmadan, mutsuz olduklarının farkında bile olmadan yaşayıp gidiyorlardı.”

                                               * * * * *

“Yusuf ayaklandı, mezarlığın kapısına yöneldi. Adam bağırdı ardından.
‘Sence Allah affeder mi beni?’
‘Allah’a sor.’
‘Ya cevap vermezse?’
‘Becerebilirsen kulağını kalbine koy.’”

                                               * * * * *

“Elleri para değil, kitap kokan insanlar makbuldür.”

                                               * * * * *

“Yusuf gülümsedi tekrar, kızın sesini duyunca. Sesi dupduruydu. Onun konuştuğu bir dünyada başkalarının konuşma yetisine sahip olması gereksizdi.”

                                               * * * * *

“Varujan yani Butimar ağır ağır merdivenlerden inip Yusuf’un beklediği yere bir adım mesafede durdu. Güneş doğdu onunla beraber. Gölgesi Yusuf’un ayakları dibine düşünce, Yusuf bir adım geriledi, gölgesine basmamak için.”

İç Konuşma 5 (Kitabı tamamlayınca)

Kitabın sonu da hoşuma gitti. En azından beklentim karşılıksız kalmadı. Umarım yazar aynı tempoyu koruyarak devam niteliğinde günümüze belki de geleceğe dair güzel hikâyeler oluşturabilir. Hoş bir seri olur kanısındayım.

…..

İç konuşmalar burada sona eriyor. Beğeniyle okuduğum bir kitabı sizlerle bu şekilde paylaşmak istedim; çünkü başta biraz önyargılı davranmışım. Çok ön plana çıkarılıyor diye romana sırtımı dönseydim, bakmasaydım güzel bir fırsatı kaçırmış olacaktım. Hatta bu fırsata teğet geçecektim. Hayat da öyle değil mi zaten? Kahramanımız Yusuf ’un da bazı fırsatlara teğet geçtiği zamanlar oldu kanısındayım. Maddi ve manevi anlamda yaşadığı çatışmalar onu bambaşka yerlere sürükledi.

Kitapta rüya bölümü (sf.182) çok canlıydı. “1001 Gece Masalları”ndan bir sahne gibi…

Yusuf ’un Butimar’ın babasıyla konuşmaları ve gözlerini kör eden Butimar aşkı… Bunlar Yusuf’a öyle şeyle yaptırıyor ki… Ve sonraki iç çatışmalar…

Yusuf ’un yaşadığı kasabada onlar yokken yapılan kıyımın anlatıldığı bölüm de benim için çok etkileyiciydi. (sf. 262- 263-264)

Kitap için yazılacak, söylenecek çok şey var aslında; ancak yazıyı fazla uzatmayı da pek tercih etmiyotum açıkçası. Sonuçta her kitap “her okuru”yla farklı şekilde buluşuyor. Ama şunları da eklemeden geçemeyeceğim.

Kitabın Gabriel Garcia Marquez’in “Yüzyıllık Yalnızlık” ya da Latife Tekin’in “Sevgili Arsız Ölüm” kitaplarıyla ortak noktalarından söz edilmiş bazı röportaj ve yazılarda. Ben bu konuda biraz farklı düşünüyorum. Marquez ve Tekin’i ben  de birbirine yakın bulmuştum; ancak “Butimar” benim için Tom Robbins’in Parfümün Dansı” ya da Jostein Gaarder’in “İskambil Kağıtlarının Esrarı” gibiydi. Bu kitapları aynı modda okuduğumu hissettim - Büyülü Gerçeklik - .Hani biraz daha zorlarsam Italo Calvino’dan “Görünmez Kentler” ya da Patrick Süskind’den “Koku”yu da buna dahil edebilirim. Ancak dediğim gibi Marquez ve Tekin bu anlamda benim için “Butimar”a uzak düştü. Eğer bir kitabı okumadan önce yorumları okuyanlardansanız bu ufak not da size fikir verebilir belki. 

                                      ▬    ▬      ▬