6 Mayıs 2016 Cuma

EGE SEVGİSİ (Yaşar AKSOY)

Yaşar Aksoy, 1947 İzmir doğumlu. “Ege Sevgisi” ile tanınan gazeteci - yazar. Elimdeki kitabın basım yılı 1996. Geçtiğimiz günlerde “Aaa, okumamışım!” diyerek elime aldığım, tabir-i caizse “hazine sandığı”mdan bulup çıkardığım bir kitap. Eskilerden kalan ama eskimeyen kitapları okumak da güzel.

Yaşar Aksoy aslında bir mühendis. Ancak doğduğu yöreye olan sevgisi, aşkı onu bambaşka mecralara sürüklemiş. Tam anlamıyla bir Ege aşığı olan yazarımızın bölge hakkında sayısız inceleme yazısı ve pek çok kitabı var. “Ege Sevgisi” adlı kitabı da farklı tarihlerde gazetede yayımlanan yazılarından oluşan bir derleme.

 “Elinizdeki kitap geniş kültürlü, temiz yürekli, yurtsever bir Atatürkçü aydının kaleminden çıkmış alıntılar demetidir.
Daha kapsamlı bir deyişle bu eserde tarih, mitoloji, sanat, turizm, arkeoloji, çevre, kent, yurt, barış, hoşgörü, insan hakları gibi konular üzerine cana yakın olduğu ölçüde, akılcı dünya görüşü ile dile getirilmiş görüşleri ve açıklamaları bulacak, onları beğeni ve sevgi ile okuyacaksınız. (ÖNSÖZ – Ord. Prof. Dr. Ekrem AKURGAL / 15.5.1996)”

                                               * * * * *

Yazılarını okurken göreceğiniz üzere Yaşar Aksoy, sahip olduğu özel ve zengin bir arşivle çalışır. Bu demektir ki, Aksoy’un ileri sürdüğü düşünce ve öneriler yazılı ve fotoğraflı belgelere dayalıdır. (ÖNSÖZ – Ord. Prof. Dr. Ekrem AKURGAL / 15.5.1996)”



                                               * * * * *
Kitabı okurken doğudan batıya kuzeyden güneye memleketimiz hakkında bilmediğimiz pek çok şey olduğunu fark ettim.  Bir tek Ege yöresi hakkında bir kitapta bu kadar çok şey bulunuyorsa… şairler, yazarlar, türküler, ören yerleri, doğa harikaları, şenlikler…
Her bölgenin, her yörenin, hatta her şehrin güzellikleri, kültürü, yaşanmışlıkları… bu tür kitaplarla nesilden nesile aktarılmalı.

Bir insanın belleği, hafızası yok olsa ona dersiniz? Peki ya bir şehrin, bölgenin ya da ülkenin belleği yok olsa?  

Yaşanmışlıklarımız… Belki bir ağaca yaslanıp söylediğiniz bir türkünün adı, belki güzel yöresel bir yemekten sonra içtiğiniz kahvenin tadı…

“Ege’yi ölesiye severek Yeni Asır’da yazdım. Çünkü hem Halikarnas Balıkçısı gibi romantik hem Ekrem Akurgal gibi bilime bağlı yazmak istedim, çünkü yurduma borcumu ödemek istedim. (EGE SEVGİSİ, 18 Mayıs 1996)”

görsel: halil yıldırım

                                               * * * * *

“ ‘Çökertme’ ise ünlü bir Bodrum türküsüdür ve bir aşk öyküsünü anlatır. (DİLLERE DESTAN EGE TÜRKÜLERİ - 22 Ocak 1989)”


                                               * * * * *

“Türkler, Anadolu’ya gelmeden önce ‘Dede Korkut Masalları’nı okurlardı. Anadolu’ya geldikleri zaman ise ‘Homeros’un şiirleri’ni okuyan yerli halk ile kaynaşmışlardır. Böylece Türklük yeni bir hümanizma içinde, yeni ve ilerici bir kültüre gebe oldu. İşte bu buluşmadan Yunuslar, Mevlanalar doğdu. Mimar Sinan’ın şaheserlerinde, Müslüman Semerkant kalfalarının berrak zekâsı ile tek Tanrıya inanan İyonyalı pozitivistlerin matematiksel buluşları sevgiyle birleşti. Süleymaniye bu köke yaslanarak göklere uzandı. (ZEUS GERİ DÖNER Mİ? - 20 Nisan 1992)”

                                               * * * * *

“Dünyada bir tek Selçuk vardır ki, fotoğraf makinenizin objektifine aynı zamanda üç ayrı dinden yapıları sokabilirsiniz. Yani, çok Tanrılı dünyanın Artemis Mabedi’ni, Hıristiyanlığın St. Jean Kilisesi’ni ve Müslüman İsabey Camii’ni aynı fotoğraf karesi içinde tespit edebilirsiniz.(SELÇUK’UN GÖRKEMİ - 14 Mayıs 1992)”

görsel: rotasız bisiklet
                                               * * * * *

“Tarihi bilmek başka şeydir, tarihi güncel yaşamın içinde kültür dinamiği olarak kullanmak başka şeydir. (NASIL BİR KENT İSTERİM? - 5 Kasım 1992)”

                                               * * * * *

“Bir ekonomik politika, öncelikle insani olmak zorundadır. Yoksa, devlet kurmaya ne hacet var? Devlet, insanın en üst boyutu, yani insanlar hiyerarşisinin beyni ise, öncelikle kendi hücrelerini, yani bireyi, insan motifini korumak zorundadır. (TERMİK SANTRALDA KAŞKARİKO… -  5 Mart 1993)”

                                               * * * * *

“Peki, ‘Kaşkariko’ nedir? Hani, şu azgelişmiş ülkelerin daima dışa bağımlı tüketim toplumları olmasını isteyen, ‘Batılı, Beyaz ve Hıristiyan Emperyalizm’ var ya… İşte, ‘Kaşkariko’ odur. (TERMİK SANTRALDA KAŞKARİKO… -  5 Mart 1993)”

                                               * * * * *

Atalarınızı değiştiremezsiniz; fakat torunlarınızla ilgili bir şeyler yapabilirsiniz… - Çin Atasözü

                                               * * * * *

“Ünlü Fransız şarkıcısı Gilbert Becaud’a, bir Moskova gezisinde sarışın bir Rus genç kız rehberlik eder. Kızın ismi Nathalie’dir. Birlikte Lenin Mozolesi’ni, Puşkin kahvesini, Moskova müzelerini, konserleri, karlı parkları, ıssız bulvarları, muhteşem Kremlin’i gezerler. Bir hafta sonra şarkıcı, Nathalie’ye âşık olur. Kız da ona… Ama aşklarını itiraf edemezler. Fransa’ya dönen Becaud, ünlü Nathalie şarkısını besteler. (ŞİRİNCE’DEKİ NATHALIE… - 12 Nisan 1993)


                                               * * * * *

“Arapça ‘yoğurmak’ anlamına gelen, ‘acn’ sözünden türemiş olan macun sözü, yoğrulmuş veya hamur edilmiş demektir. En eski çağlarda dinsellikle karışık bir tıbbi önemi olan bu macunları yapanlar, Tanrısal güçlerle şifalı bitki etkilerini birleştirdiklerini söylerlerdi. Macunu hamur gibi yoğurarak halka ilaç niyetine verirlerdi. Mesiri icat eden Merkez Efendi de, hem ‘din bilgini’, hem ‘hekim’ idi.
Macunculuk, Orta Asya’dan Anadolu’ya doğru gelen Türk kavimleri için önemli bir ilgi alanı idi. Anadolu’daki yaşam, bu ilgi alanından başlıbaşına özellikleri ve gelenekleri olan bir esnaf kolu doğurdu. (MESİRİN SIRRI – 25 Nisan 1993)

                                               * * * * *

“Dünya aynı markaların egemen olduğu bir açık pazara doğru keyiflice süzülüyor.
İşte buna globalleşme diyorlar…
Küremiz, güya ilk kez ‘küre’ olma şansını yakalayacak…
Böylece çok renkli, cıvık boyalı, eğri büğrü küre yerine, portakal gibi tek renkli yekpare bir küre ortaya çıkacak… (BUZ REVÜSÜ VE HIDRELLEZ – 6 Mayıs 1993)

                                               * * * * *

“Türkiye’de iki Foça var: İzmir’in Foça ilçesi ile ona bağlı Yeni Foça…
Yunanistan’da da iki Foça var. Eski Foça anlamına gelen Atina’ya 50 km. uzaklıktaki Palea Fokea ile Selanik’in 60 km. güneyindeki Yeni Foça anlamındaki Nea Fokea… (FOÇA’DAN FOÇA’YA DOSTLUK GEZİSİ – 29 Mayıs 1993)


                                               * * * * *

“Eğer kentler insan ise, bulvarda bir ağacı kesersek, yere tükürürsek, çöpleri kaldırmaz isek, çarpık kentleşme yapar isek, tarihi çevreye kıyarsak, çayırları ezersek, çınarları kurutursak, bir insanın gövdesine yapılan saldırılar gibi kentin de acı çekeceğini, hasta olacağını, gözyaşı dökeceğini, hatta öleceğini düşünmeliyiz. (KENTİ SEVMEK – 20 Mart 1994)

                                       ▬    ▬      ▬