10 Nisan 2016 Pazar

birkaç kitap, birkaç yorum...

Merhabalar, uzun zamandır “alıntı” bölümü dışında pek de bir paylaşımda bulunamadığım “ne okur” hesabımı 8 Nisan itibarıyla kapatmış bulunuyorum. Pek çok defa belirttiğim gibi öncelikleriniz farklı olunca ya da zaman içerisinde sıralamanız değişince bazı yenilemeler de kaçınılmaz oluyor. Bundan böyle sizlerle blog, pinterest ve twitter üzerinden buluşmaya devam edeceğim kısmetse.
“ne okur”a katıldığım ilk dönemlerde platformun “inceleme” bölümünde birkaç kitapla ilgili düşüncelerimi dile getirmiştim. Hesap kapandığı için yazdıklarım bundan böyle “misafir” yazısı olarak görünecek. Bu sebeple yaptığım incelemeleri sizlerle buradan da paylaşmak istedim.



Kitapları bugün kendi beğenime göre sıralıyorum. Bu arada yorumların tümünü aşağı yukarı iki yıl önce yazdığımı da hatırlatmak isterim.
Sondan başa doğru gidecek olursak ilk kitap “Zar Adam”. Arkadaşlardan bazıları okuyup çok beğendiği bazısı da yarısına kadar okuyamadığı, “Ne biçim kitap bu böyle?” dedikleri için merak etmiş, en sonunda bir arkadaşımdan alıp okumuştum. Bana hitap etmeyen bir kitap; ancak çok beğenip ikincisini okuyanların sayısı da az değil.

Zar Adam – Luke Rhinehart

Kitap hakkında yorum yapmak pek kolay değil. İlginç bir konusu var; ancak konu, anlatılanların gölgesinde kalmış gibi. Roman kahramanımız insanlığın tüm hallerini kendisinde barındırdığının farkında; ancak o, diğer insanlardan farklı olarak her şeyi yapmak, gerçekleştirmek istiyor. Hayatın getirdiği sınırlamaları kabul etmiyor. Hemen her durum için zarlardan medet umuyor ya da daha doğrusu olumsuz diye nitelenecek davranışların sorumluluğunu zarlara yüklüyor. Belki de bu sebeple, yaşadığı gelgitlerden ötürü, romanda kopukluklar ve birkaç yerde de mantık hataları var. Bunlar muhtemelen bilerek yapılmıştır diye düşünüyorum (ya da öyle düşünmek istiyorum). Zar Adam’ı hakkıyla değerlendirmek için Amerikan toplumunun, özellikle romanın yazıldığı dönemdeki, yaşayışı hakkında bilgi sahibi olmak ve romanı İngilizce aslından okumak gerektiği kanısındayım. Çünkü kullanılan bazı isim ve ifadelerden anlaşıldığı üzere romanın orijinalinde sözcük oyunlarına epey yer verilmiş gibi. Kitabın arkasında verilen yorumlar da bu yönde. Kitabın Amerikan toplumunu biraz da ironik bir şekilde ele aldığını düşünüyorum.
Yine de birkaç alıntı dışında kitabı beğendiğimi söyleyemem. Dolayısıyla “Zar Adamın Peşinde”n gitmeyi düşünmüyorum. Yazarın 464 sayfada anlatmaya çalıştığını bence Faruk Nafiz şu dizesinde daha anlamlı ve estetik bir şekilde dile getirmiş: “Yetmiyor bir ömür bin bir murada”.


Sıralamamdaki ikinci kitap “Da Vinci Şifresi”. Kuzenimden alıp okuduğum bir kitap… Okuyanlardan genel olarak hep aynı yorumu almıştım. “En iyi Dan Brown kitabı değil belki ama idare eder.”

Da Vinci Şifresi – Dan Brown

Kişi ve olaylarıyla okuru maceraya sürükleyen ve bazı bölümlerini beğendiğim bir roman olmasına karşın, pek bütünlük kuramadığım bir kitaptı. Kitabı okuduğum dönemde “Hıristiyanlık” , “Kutsal Kase” ve sembollerle ilgili daha fazla bilgim olsaydı muhtemelen romanı da daha çok beğenirdim. Dan Brown hayranlarına önerebilirim.




Sondan başa doğru yolculuğumuz devam ediyor. Üçüncü kitap bizden bir isim İclal Aydın’a ait. Bakalım kitap hakkında neler yazmışım?

Hayat Güzeldir – İclal Aydın

İclal Aydın’ın samimi söylemi kitabına yansımış olsa da bana televizyondaki sohbetleri kadar keyif vermedi açıkçası. Kısa yazılardan oluşan kitapta bazı yazıların çok kısa kaldığını düşünüyorum. Diğer sayfayı çevirip yazının devamını okumayı umarken çoğu kez hayal kırıklığına uğradım ve kitabın “sohbet” tarzında yazıldığını düşünürken,” deftere yazılan karalamalar”dan oluştuğu hissine kapıldım. Kitabın adı “Hayat Güzeldir – İclal’in Karalama Defterinden” olsa içerik ve anlatımla daha uyumlu olurdu kanısındayım. Yine de İclal Aydın’ın sohbetlerinden hoşlanan ve “Hayat her şeye rağmen güzel” diyenlere önerebilirim.

Sıradaki üç kitabın yerlerini kendi arasında değiştirmem mümkün. Hatta aynı sıraya dâhil edebilirim. Farklı tarzlarda farklı sebeplerden hoşuma giden kitaplar. Bunlardan ikisine zaten blog’da yer vermiş, incelemeleri oraya da aktarmıştım. Bu sebeple tekrar buraya almıyorum. Kitap isimlerine tıkladığınızda sayfaya dolayısıyla incelemeye, hatta alıntılara ulaşabilirsiniz.

Ramses – Christian Jacq

Sis Kelebekleri – Nazlı Eray




Bu bölümdeki üçüncü kitap “Çirkinler”, “Güzeller”, “Özeller”. Üçüncü kitap dedim ama üç isim yazdım. Çünkü seri kitaplardan… Öğrencilerimden birinin tavsiyesiyle kendisinin ödünç verdiği ve böylelikle okuduğum bir seriydi. Günümüzün yaşam tarzını düşündüğünüzde - daha hızlı, daha zengin, daha güçlü, daha güzel…-  bir yaşam tutkusunun farklı bir pencereden başarıyla aktarıldığı daha ziyade gençlere yönelik bir seri.



Çirkinler – Scott Westerfeld

Serinin ilk kitabı. Diğer kitaplar “Güzeller”, “Özeller”, “Ekstralar”. Son kitap “Ekstralar” hariç diğer üç kitabı okudum. Katmanlara ayrılmış bir toplum ve her bir gruptakilerin sahip olduğu ayrı özellikler. Kahramanın en alt katman olan “Çirkinler”den başlayıp devam eden yolculuğu ilgimi çekmişti. Yaşadıkları, hissettikleri, değişimi, özlemleri, pişmanlıkları… Fantastik romanlardan hoşlananlar ve kitapla ilgili beklentilerini çok yüksek tutmayanlar için keyifli bir seçim.




Bundan sonra sıralayacağım kitaplar da, benim için, kendi aralarında yer değiştirebilir. 

Bu gruptaki kitaplardan biri Latife Tekin’e ait.

Sevgili Arsız Ölüm – Latife Tekin

Kırsaldan kente göçen bir ailenin köyde başlayıp kentte devam eden yaşamlarını anlatan sıcak, samimi bir hikâye. Hikâyenin anlatımında kullanılan fiil cümleleri hızlı bir tempoya yol açıyor. Eğer Gabriela Garcia Marquez’in “Yüzyıllık Yalnızlık” kitabını okuyup beğendiyseniz, bu romanı da beğenme olasılığınız yüksek. Zira kitabı okurken bazı benzerlikler hemen fark ediliyor. Örneğin; günlük yaşamın arasına serpiştirilmiş olağanüstü olaylar, hikâyenin hızlı temposu, anlatım tarzı… aklıma ilk gelenler. Buna rağmen romanın özgünlüğünü koruduğunu belirtmemiz gerekir. Anlatılan hikâyenin bunda önemli payı olduğunu düşünüyorum. Masal, halk hikâyesi karışımı olan “Sevgili Arsız Ölüm”, “Yüzyıllık Yalnızlık” tadında, hüzünlü bir hikâye okumak isteyenler için…


Diğer bir kitabımız ise Ayşe Kulin’in…

Füreya – Ayşe Kulin

Ayşe Kulin, akıcı üslubuyla ve seçtiği konularla ilgi gören yazarlardan. “Füreya” adlı kitabı biyografik bir roman. İlginç bir yaşamı olan bir cumhuriyet kadını, seramik sanatçısı, bir hanımefendi Füreya Koral’ın hikâyesi anlatılmış romanda. Zorlukların yıldırmadığı, hüzünlerin soldurmadığı, güzelliklerin filizlenip çiçek açmaya çalıştığı bir yaşamın kahramanı. Biyografilerden ve hüzünlü hikâyelerden hoşlananlara önerebileceğim bir kitap.


Ve ilgimi çeken bir başka biyografi…

Sakallı Celal – Orhan Karaveli

Eskilerin deyimiyle “nevi şahsına münhasır” bir kişi: Sakallı Celal. Cumhuriyet kuşağının aydınlarından. Bir filozof. Gerek arkadaş çevresiyle gerek yaşamıyla pek çok kişiye örnek olabilecek ya da ilham verebilecek bir kişi; ama bu, yaşamını kolaylaştırıyor mu acaba yoksa tam tersi mi? Tarihi belgesellerden, dönem kitaplarından, biyografilerden hoşlananlara Sakallı Celal”i okumalarını öneririm.



Bundan sonraki birkaç kitaba blog’da yer vermiştim. İsimlere tıklayıp yorum ve alıntılara ulaşabilirsiniz.


Defterimden Portreler – İlber Ortaylı



Şimdi sıra bu listenin ilk üçünde… “Sadece bu yazıda ele aldığım kitaplar arasında ilk üç” deyip geçemeyeceğim, ilgimi çeken, beğenerek, keyifle okuduğum kitaplar...

Üç ve iki numarada yine blog’da yer verdiğim iki kitap var.




Ve işte bir numara.


On Dokuz Saniye – Pierre Charras

İnsan hayatında bazı anlar çok önemlidir. Tek bir saniyede bile pek çok şey değişebilir. Biz başka planlar yapıp hayaller kurarken, hayatın bize iyi ya da kötü bazı sürprizleri olabilir.
Romanın konusu ilk sayfalarda bir aşk ve ayrılık hikâyesi gibi görünse de aslında yolları metroda kesişen kişilerin “on dokuz saniye”si!
Kahramanların romandaki konumu çok iyi tespit edilmiş ve hikâyedeki yan karakterlerin konuya dâhil olmaları da başarılı bir kurguyla sağlanmış. Örneğin; karakterlerden biri giydiği parlak sarı montla dikkat çekiyor ve romanda o kişi ve hikâyesi hakkında bilgi veriliyor ya da bir diğeri metroya son anda kapılar kapanırken yetişiyor ve hikâye o karaktere yöneliyor. Ustalıkla uygulanan bu geçişler “on dokuz saniye” tamamlandığında çok daha etkileyici bir biçimde finale doğru ilerliyor. 
Başarılı bulduğum bir diğer ayrıntı da “on dokuz saniye”nin bitiminde yarım kalan cümle ve boş bırakılan sayfa…
Ödüllü kitaplara temkinli yaklaşmama rağmen “Ödülü hak etmiş” dediğim bir kitap. Belki de sıradan olabilecek bir hikâyenin nasıl etkileyici bir hale geldiğini merak edenler ve “Romanda kurgu benim için önemlidir.” diyenler… Vakit kaybetmeyin; çünkü “on dokuz saniye”de pek çok şey değişebilir!

                                      ▬    ▬      ▬