24 Ocak 2016 Pazar

İSKAMBİL KAĞITLARININ ESRARI (Jostein GAARDER)

Jostein Gaarder ismini hatırladınız değil mi? “Sofi’nin Dünyası” dersem biraz daha açıklayıcı olacak sanırım.
Lise yıllarında felsefe derslerini pek sevmezdim. Nedenini pek bilmiyorum ama felsefe benim için cazip değildi (Bir sürü filozof,  bağlantısını bir türlü kuramadığım çeşitli konular… ), ta ki üniversite yıllarında “Sofi’nin Dünyası”nı okuyana kadar… Kitabın kurgusu ve yazarın anlatımı beni epey etkilemişti. Hikâye içinde başka bir hikâyenin anlatımını çok farklı ve ilginç bulmuştum. Felsefeyle ilgili önemli bilgileri de  sıkılmadan okuduğumu hatırlıyorum. Adeta ben de romanın içinde felsefe tarihini öğreniyordum.
“İskambil Kâğıtlarının Esrarı” adlı kitap da aynı tarzda yazılmış, yine hikâye içinde hikâyeler var; Gaarder, tekrara düşmeden bambaşka bir konuyla yine felsefenin keyifli atmosferinde yol almamızı sağlıyor.

Başarılı bulduğum iki kitap… Tek yazar… Peki kim bu Jostein Gaarder? Felsefeyle ilgili kitap yazmak hele bunu roman tarzında aktarmak her babayiğidin harcı olmasa gerek. Her iki kitaptaki akıcı üslup, ilginç konular, insanı düşünmeye yönelten sorular, ters köşe durumlar da cabası.
Jostein  Gaarder Norveçli bir yazar. 1952 Oslo doğumlu. Annesi öğretmendi ve çocuk kitapları yazarıydı. Babası ise Kolej müdürüydü. Jostein, 1971’de Oslo Katedral Okulu’nu bitirdiğinde aklından neler geçiyordu acaba? 1974 yılında evlendi. 1976’da Oslo Üniversitesi’nde İskandinav dilleri (Norveççe), düşünce tarihi ve dinler tarihinden lisans eğitimini tamamlarken ilk oğulları da dünyaya gelmişti. 1981’de ailece Bergen’e yerleştiler. Gaarder on yıl boyunca Fana Koleji’nde felsefe ve edebiyat öğretmenliği yaptı. Bu arada 1983 yılında ailenin bir oğlu daha oldu. 1991’de tam zamanlı yazar olan Jostein Gaarder, 1994’ten beri doğduğu yer olan Oslo’da yaşıyor.
Hayat hikâyesine baktığımızda yazarın başarısının sırları da ortaya çıkıyor: yetenek, istek, çalışma…  Gelelim “İskambil Kâğıtlarının Esrarı”na… Kitapta ne mi anlatılıyor?

görsel: stuart briers
“Annem kendi kendisini bulabilmek için, dünyaya açılmak istemişti. Babamla ben de, dört yaşında oğlu olan bir kadının kendini bulması için artık zamanın gelmekte olduğunu kabul etmiş, hatta bu konuda onu desteklemiştik. Ama hiç anlayamadığım şey, kendini bulmak için neden ille de gitmesi gerektiğiydi. Neden bu işi Arendal’daki evimizde halledemiyordu? Ya da hiç olmazsa, Kristiansand’a bir gezi yapmakla yetinemez miydi sanki? Kendini bulmak isteyen herkese tavsiyem, bulundukları yerde kalmalarıdır. Yoksa kendilerini hepten kaybetme tehlikesi çok büyüktür.”

                                               * * * * *

“Bu moda dergisini babamın teyzesi Girit’ten getirmişti. Oradaki her gazete kulübesinde asılıydı annemin resimleri. Birkaç drahmi verdin mi, alabiliyordun onu. Bu düşünceyi biraz komik bile bulmuştum doğrusu. Biz annemi burada yıllarca arayıp durmuştuk; hâlbuki o aşağıda bir yerlerde, bir derginin kapağından herkese gülümsüyordu.”

Yukarıdaki bölümlerden de anlaşılacağı üzere olaylar bir çocuğun bakış açısıyla aktarılıyor. Gaarder, kitaplarında olayları genellikle çocukların gözünden anlatmakta. Onların düşündükleri, hissettikleri, yapıtlarının ana eksenini oluşturuyor.
Çocukken hepimize dünya farklı, sır dolu, eğlenceli, ilginç… bir yer gibi gelse de yıllar ilerledikçe bu bakış açımızdan uzaklaşıyoruz. Yazar galiba biraz da bunları hatırlamamıza yardımcı oluyor.
Kitabın kahramanı 12 yaşında bir erkek çocuk: Hans Thomas. Annesiyle babası ayrı.  Anne yıllar önce evi terk etmiş ve Atina’da modellik yapıyor. Hans babasıyla birlikte Atina’ya annesini bulmaya gidiyor. Kitapta da bu Avrupa yolculuğu ve yolculuk esnasında meydana gelen olaylar anlatılıyor. Hans’ın bir benzin istasyonunda karşılaştığı gizemli kişi yolculuğun seyrini epeyce değiştirmekte. Bu kişi bir cüce. Hans’a bir büyüteç vererek buna ihtiyacı olacağını söylüyor. Acaba neden? 
Hans bir yandan bu gizemli olayı düşünürken bir yandan da babasıyla olan yolculuğuna devam ediyor.



                                               * * * * *

“Çocukluğunu Alman piçi olarak geçirdikten ve yıllarca denizlerde dolandıktan sonra, babamın alkollü içeceklere karşı her zaman bir zaafı olmuştu. Ama bence, bu kadarı biraz fazlaydı. Hep unutmak için içtiğini söylüyor, ama tam da bu noktada yanılıyordu aslında. Çünkü ne zaman içse, hep büyükannemle büyükbabamdan, Alman piçi olarak yaşamak zorunda kaldığı hayatından bahsederdi. Bazen ağladığı da oluyordu. Bence alkol, olayları daha iyi hatırlamasına yarıyordu asıl.”

                                               * * * * *

“Nehre bakakaldım. Sanki ben de hafif bir yosun ve katran kokusu alıyordum şimdi.
“Peki ama, okulda ne öğreniyorsunuz siz Hans – Thomas?” diye sordu babam.
“Uslu durmayı”, dedim. “Bu o kadar zor ki, öğrenmemiz yıllar alıyor.”

                                               * * * * *

“Birçok insan, eski tapınakları görmek için gider Atina’ya. Babamsa, büyük filozoflar bu kentte yaşamış olduğu için gitmek istiyordu. Annemin babamla beni öylece bırakıp gitmesi, zaten yeterince kötüydü. Ama tutup bir de Atina’ya gitmiş olması, babam için olayı daha da dayanılmaz kılıyordu. Mademki babamın hep hayal ettiği bir ülkede bulacaktı kendini, o zaman bunu birlikte de yapabilirlerdi.”

                                               * * * * *

“Otomobile bindiğimizde hâlâ kartları düşünüyordum. ‘Hayatının yarısını kendi kendini arayan bir kadını aramakla geçirmektense, yeni bir kadın bulmayı denemedin mi hiç?’, dedim.
Babam önce boğuk boğuk güldü, sonra da ‘Doğru’, dedi. ‘Biraz garip bir şey bu. Şu gezegende belki beş milyar insan yaşıyor. Ama işte tutup birini seviyorsun ve onu başka hiç kimseyle değişemiyorsun.’ İskambil destesi üzerinde daha fazla bir şey konuşmadık. Elli iki değişik kadının hepsi de güzellikte yarışıyordu, ama yine de babam için çok önemli bir kart eksikti destede. Onu da gidip Atina’da bulmaya çalışacaktık.”


Hans’ın babası aynı zamanda iskambil destelerindeki jokerleri toplayan bir koleksiyonerdir. Bunun Hans’ın eline esrarengiz bir şekilde ulaşan “Mor Gazoz ve Büyülü Ada” kitabıyla nasıl bir ilgisi olabilir? Ya da bu kitabın iskambil kâğıtlarıyla olan bağlantısı nedir?
İşte olaylar da tam bu noktada başlıyor. Hikâye içinde hikâyelerin aktarılmasından; hikâye ve karakterlerin bazı ortak özelliklerinin bulunmasından dolayı zaman zaman kafanız karışıyor gibi olsa da… Ne de olsa esrarlı bir anlatı. Okumaya devam. Bazen masalsı, fantastik bazen gerçekçi…

                                               * * * * *

“Sonunda akşamüstü Venedik’e vardığımızda, bu kentte doğru dürüst tek bir sokak bile olmadığı için, önce otomobili çok büyük bir otoparkta bırakmamız gerekmişti; ancak bundan sonra asıl kent merkezine girebilecektik. Venedik’te hiç sokak yoktu, ama buna karşılık yüz seksen tane kanal, dört yüz elliden fazla köprü ve binlerce motorlu tekne ve gondol vardı.”

                                               * * * * *

“Bunun üzerine sırayla ayağa kalkıp abuk subuk şeyler söylediler.
‘FIRINCI BÜYÜLÜ ADANIN HAZİNELERİNİ SAKLAMAKTADIR’, dedi Sinek Beşi.
Sinek Yedisi de, “GERÇEK KARTLARDADIR’, diye konuştu.
Ve son olarak Sinek Dokuzu konuştu: ‘OYUNDAKİLERDEN SADECE JOKER, GÖRÜNENİN ARDINI GÖRÜR.’”

Yoksa Hans’ın babası da dünyadaki Joker’lerden biri mi? Ya diğerleri kim?... Diğer iskambil kâğıtları… İskambil kâğıtlarının yaşamımızla ne gibi bir ilgisi olabilir ki?
Tıpkı “Sofi’nin Dünyası”nda olduğu gibi yine ilginç sorular yumağı çıkıyor karşımıza. Düşünmek, sorgulamak, öğrenmek için. Ancak bu sefer tarihi isimler ya da olaylar doğrudan aktarılmamış, bilgiler romanın dokusuna işlenmiş. Felsefe tarihi yerine düşünce ön planda.
Sıkılmadan, keyifle okuyabileceğiniz bir roman. Genç, yetişkin her yaş grubuna hitap ettiği kanısındayım. Bu arada kitapla ilgili iki önemli özellik: Kitap “sert kapaklı cilt” olarak basılmış – eski ansiklopediler gibi – ve her bölüm başlığı bir iskambil kâğıdının adını taşıyor – kupa ası, sinek beşi… gibi.
İlginç, esrarlı bir yolculuğa hazır mısınız? Hem kim bilir, belki siz de bir Joker'siniz?



                                               * * * * *

“Tekrar direksiyonun başına geçmeden önce babamın görmek istediği tek şey, Venedik’in ünlü camcılık sanatıydı.
Cam eritmek için, açıkta büyük ocaklar yakmak gerekir. Venedik’i yangın tehlikesinden korumak için, daha ortaçağda cam üretimi adalara taşınmıştı. Bu adaların bulunduğu bölgenin bugünkü adı Murano’dur. Ve babam, park yerine gitmeden önce mutlaka uğramak istiyordu Murano’ya.”

                                               * * * * *

“Tam burada biraz durup soluklandı babam, sonra bana doğru eğilip fısıldadı: ‘Evrenin istenmiş bir şey olduğuna inanıyorum ben. Bir gün, şu sayısız yıldız ve galaksinin ardında bir amaç olduğunu göreceksin.’”

                                               * * * * *

“Kamaraya döndüğümüzde, yine denize baktık bir süre. Hiçbir şey göremedik, kapkaranlıktı dışarısı. Ama biliyorduk: Baktığımız bu karanlık, denizdi.”

                                               * * * * *

“İçimdeki sıkıntının asıl nedeni, dünyadaki insanların tıpkı büyülü adadaki uyuşuk cüceler kadar bilinçsizce yaşadıklarını birdenbire fark etmiş olmamdı.
Hayatımızın aslında hayret verici bir masaldan farkı yok, diye düşünüyordum. Buna rağmen çoğu insan dünyayı gayet ‘normal’ buluyor. Ve bunu dengelemek için, normal olmayan bir şeyler arıyorlar hep, melekler ya da Marslılar gibi. Çünkü dünya onlara hiç de bir bulmaca gibi görünmüyor. Oysa benim durumum çok farklıydı. Ben dünyayı garip bir dünya sayıyordum ve bu rüyanın ne anlama geldiğini bulmak için akla uygun bir açıklama aramaktaydım.”

                                               * * * * *

“Adada yapayalnız geçirdiğim ilk yıllarda sık sık fal açıyordum. Kartlar benim sahip olduğum tek resimdi aynı zamanda. Sadece evde ve gemide öğrendiğim fallarla da yetinmedim. İnsanın elli iki kartı ve sonsuz zamanı olunca, hiç durmadan yeni fallar ve oyunlar icat etmesi mümkün. Bunu anlamam çok uzun sürmedi.”

görsel: michael cheval
                                               * * * * *

“Artık kafamın içinde fal açabilir olmuştum, kartlara ihtiyacım kalmamıştı. Hani insan günün birinde abaküs kullanmadan da hesap yapmaya başlar ya, öyle işte. Çünkü yedi, altı daha on üç eder, o renli boncukları saysak da, saymasak da, böyledir bu.”

                                               * * * * *

“Uyandıktan sonra ilk düşündüğüm şey, babamın bu bitmek bilmez içkiciliğinden artık bıktığımdı. Alpler’in kuzeyindeki ya da en azından Arendal’daki babaların en akıllı fikirli olanı, benim babamdı, ama işte tam da bu akıl, alkolün içinde yavaş yavaş eriyip gidecekti.”

                                               * * * * *

“Yolda, Santorini adlı adaya doğru hareket eden bir geminin yanından geçtik. Babamın anlattığına göre bu ada, eskiden çok daha büyükmüş; muazzam bir yanardağ patlamasıyla büyük kısmı denize gömülmüş.”

                                               * * * * *

“Zaman geçtikçe – ve anılar bir zamanlar onları yaratmış olandan uzaklaşıp durdukça -, ister istemez belleğimizden kuşku duymaya başlıyoruz.”

                                          ▬    ▬      ▬