12 Temmuz 2015 Pazar

ÇIPLAK UYARI (Yaşar Nuri ÖZTÜRK)

“Bu kitap, Türk basınında makale, sohbet veya röportaj olarak yayınlanmış yazılarımdan bir kısmını toplamaktadır.
Kitap üç bölümdür. Birinci bölüm, Hürriyet Gazetesi’nde yazdığım haftalık yazılardan oluşmakta ve Makaleler adını almaktadır. İkinci bölüm, çeşitli basın organlarının benimle yaptığı röportajların bir kısmını içermektedir. Üçüncü bölümde, başta Hürriyet olmak üzere, muhtelif gazete ve dergilerde yayınlanmış kısa yazılara yer verilmektedir. Bu kitapta yer alan yazılar benim fikir ve iman mücadelemin bir kesitini verme özelliğine de sahiptir. (Önsöz)”


                                               * * * * *

“Çıplak uyarıcı (en-nezîr el-uryân) deyimini Araplar, vereceği haberin çok önemli oluşu yüzünden elbisesini bile giymeye vakit bulamadan dışarı fırlayıp halkı uyaran kişi için kullanırlar. Bu deyim hem haberin önemine hem habercinin ciddiyet ve yüceliğine dikkat çeker. Çıplak uyarıcı, ölüm-kalım noktasında konuşan, uçuruma gidip gitmeme kararını etkilemek üzere konuşan habercidir. Dinleyeni aydınlığa, dinlemeyeni hüsrana götüren sözün sahibidir çıplak uyarıcı… (‘ÇIPLAK UYARICI’YA HASRET)”

                                               * * * * *

“İnsanın iyiye, güzele ve bunların mutlak kaynağı olan Allah’a çağırılmasına, davet diyor Kur’an… İnsanın Yaratıcı’ya yönelttiği niyaz ve yakarış anlamındaki dua da davetle aynı köktendir. (DAVET VE İDDİA)”

                                               * * * * *

“O halde, Kur’ansal çağrının her boyutunda estetik, güzel yaklaşım ve tavır kaçınılmazdır. Cehennem zebanisi tavrıyla cennete davet olmaz. (DAVET VE İDDİA)”

                                               * * * * *

‘Bir suda iki kez yıkanılmaz.’ diyor HeraklitSürekli oluş sırrının eski Yunanlı diliyle ifadeye konuluşudur bu… Aynı gerçek, 20. yüzyılda, Doğulu düşünür Halil Cibran tarafından şöyle tekrarlanmıştır: ‘Hiçbir gün doğuşu bizi, bir gün batışının bıraktığı yerde bulamaz.’ (‘YENİDEN YAPILANMAK’ ÜSTÜNE)


                                               * * * * *

‘Eğer rabbin dileseydi, yeryüzündeki insanların hepsi, topyekün elbette iman ederlerdi. Gerçek bu iken, sen, hepsi mümin olsunlar diye insanları zorlayıp duracak mısın?’ (Yunus suresi, 99) ‘Eğer rabbin dileseydi insanları tek bir ümmet haline getirirdi. Hayır öyle değil. Onlar, ayrı anlayışlara sahip olmaya devam edeceklerdir.’ (Hûd suresi, 118) (KANDİL VE KIVILCIM)”

                                               * * * * *

“Allah adamının hiç ayıp aramayan, fakat hep affeden erdirici psikolojisi, din tüccarında hep ayıp arayan, fakat asla affetmeyen bir tecelliye dönüşür. Bu psikoloji, din tüccarının gözünü şaşılaştırmış, karartmıştır. İyi ve güzel adına hiçbir şeye bakamaz, baksa da göremez. (ALLAH ADAMI VE DİN TÜCCARI)”

                                               * * * * *

“Bütün dinler en yüce mabedin insanın gönlü olduğunu söyler. Ne yazık ki insanoğlunun en az itibar ettiği mabet gönül olagelmiştir. (KİRLETİLEN MABETLER)”

                                               * * * * *

“Sonsuzu kucaklayan mabet insan kirletilince onu kuşatan âlem, doğal olarak kirleniyor. Çünkü çekirdek varlık insandır; çekirdeği çürüyen hiçbir meyve tazeliğini uzun süre koruyamaz. (KİRLETİLEN MABETLER)” 


                                               * * * * *

“Osmanlı, Kâbe çevresine, ibadet mahallini genişletmek için eklediği kubbelerin bile Beytullah’ın damından aşağı seviyede tutulmasına özen göstermiştir. Bugünse Suut sarayının tuvaleti Beytullah’ın damından altmış metre yukarıda bulunuyor. (KİRLETİLEN MABETLER)”

                                               * * * * *

“Bunalan, nefesi tıkanan Batı insanı, Hint fakir-yogilerinin elinden ruhuna pencereler, ufuklar açılmasını beklemektedir. Muhtelif meditasyon teknikleri sunan ve bir bölümünde şarlatanlığı rahatlıkla izleyebildiğimiz bir Doğu-Hint fırtınası her yanda esmektedir. (KENDİNİ BİLMEK)”

                                               * * * * *

“Daha net konuşursak yapılan şudur: Yüzlerce, belki binlerce söz, Hz. Peygamber’e maledilerek ‘Peygamberin sünneti’ adı altında Arap hayat tarzı Kur’an vahiylerine fatura edilmiştir. Ve bu ‘sünnet’, Kur’an tarafından kontrol edilen bir kurum olmaktan çıkarılıp Kur’an’ı kontrol eden bir kurum haline getirilmiştir. (HZ. MUHAMMED’İ TANIYOR MUYUZ?)”

                                               * * * * *

Bir peygamberin sünneti, onun getirdiği vahiylerde kristalleşen anlayış, hayat tarzı, metod ve kabullerin bütünüdür. Hiçbir peygamberin, getirdiği vahiylerin dışına çıkan, onlarla çelişen, o vahiyleri hayatla didişme durumuna sokan bir sünneti olamaz. Hz. Âişe bu gerçeğe dikkat çekerken diyor ki: ‘Hz. Peygamber’in ahlakı Kur’an’dı.’ O halde Peygamberimizin tavır ve tarzı olan sünnetin çerçevesini de Kur’an belirleyecektir. (HZ. MUHAMMED’İ TANIYOR MUYUZ?)”


                                               * * * * *

“Şunu bilin ki, Allah bize, et ve kan niteliklerimize veya nüfus kâğıtlarımıza göre değil, gönüllerimizdeki niyet ve güzelliğe göre karşılık verecektir. (KISA CEVAPLAR)

                                               * * * * *

“Bizim insanımız, dini, bir sevgi realitesi olarak algılamış ve din adına oluşturduğu şuuraltını sevgi ve samimiyetle beslemiştir. Bu demektir ki, bizim insanımıza din adına yaklaşanlar sevgi ve içtenlik yerine zorbalık, ikiyüzlülük, kuralcılık sergilediklerinde hüsrana uğrarlar. Arap-Acem yorumlu din, işte bu yüzden, bizim insanımızın ruh yapısına, karakterine terstir. (İBRAHİM HAKKI’YI ANARKEN)”

                                               * * * * *

İnsanımızın ortak iman ve sevgi değerleri bellidir: Kur’an, Hz. Muhammed ve Ehlibeyt. Bunlar, mezhepüstü değerlerdir. Bu değerlerde birleşmeye itirazı olan, İslam’ın dışına çıkar. (BU ZULMÜ DURDURUN)”

                                               * * * * *

“Hıristiyanlık ve İslamiyet’in önemli kültür merkezlerinden biri olan Tarsus, Türkiye’de elektriğin ilk kullanıldığı, ilk ticaret odasının kurulduğu bir yerleşim merkezi olarak da dikkat çeker. (TARSUS’TAN SEVGİLERLE)”


                                               * * * * *

“Ne pahasına olursa olsun insanla ülfet koparılmamalıdır. Kur’an, Firavun’la ülfetin bile, hem de tatlı dille korunmasını emreder ve bunu, Firavun’dan bile iyiye ve güzele yöneliş ümidinin esirgenmemesi gerektiği yolunda bir rahmet ve zenginlik prensibine bağlar. (‘GELİN TANIŞ OLALIM’)”

                                               * * * * *

“Hüner, devşirme dinin kaosuna bakarak Allah’a ve sonsuzluğa sırt dönmek değildir. Hüner, devşirme dinin karanlığını delmek için Kur’an’da kristalleşen Allah dinini kucaklama kararlılığını göstermektir. (GÜNLÜK HAYATIMIZDA İSLAM)”

                                               * * * * *

Aşıkpaşazâde’den beri tüm Osmanlı tarihçilerinin tanıdığı bacıyân-ı rûm deyiminin kelime anlamı, Anadolu Bacıları. Bir tasavvuf tarihi terimi olarak, Anadolu’nun kadın erenleri demektir. Bu kadın erenler sadece ruhsal hizmetler vermekle kalmamış, Osmanlı İmparatorluğunun kuruluşunda dinsel, politik, hatta askeri aksiyonlar da sergilemiş hizmet ve iman öncüleriydi. Aşıkpaşazâde’ye göre, bu kadın erenler, büyük imparatorluğun oluşumunda, tıpkı Anadolu gazileri, Anadolu Ahîleri gibi, pay sahibidirler. (ALANYA VE ÇAĞDAŞ ‘BACIYÂN-I RÛM’)”

                                               * * * * *

“Kur’an, peygamberlerin sorumluluklarını da onurlarını da iki kelime de toplamıştır: Abd, resul. Bunların ilki Allah’ın kulu, ikincisi de Allah’ın elçisi demektir. Kur’an, Peygamberler için nebi sıfatını da kullanır ki o da Allah’tan haber getiren Hak elçisi demektir. Farsça’dan dilimize geçen Peygamber (bir başka telaffuzla peyamber) de nebi ile aynı anlamdadır. (RABLER HEGAMONYASI)”

                                               * * * * *

“İslamiyet, tabiatı ve tabiattaki dengeyi zedelemeye giden tavırları en büyük günahlar arasına koymuştur. (İNSAN VE TABİAT)”
                                          ▬    ▬      ▬