20 Şubat 2014 Perşembe

JAPON KÜLTÜRÜ (Bozkurt GÜVENÇ)

Japonya. Kültürü, sanatı, yazısı ile pek çok kişinin ilgisini çeken bir ülke. Bozkurt Güvenç, “Japon Kültürü” adlı kitabında ülkenin tüm bu özelliklerini ayrıntılı biçimde ele almış. “Japon Töresi, Sanatlar Çevresi, Eğitim Süreci, Japonluk Duygusu” bölüm başlıklarından yalnızca birkaçı... 
Kitabı okuduktan sonra Japonya yolculuğu için hazırlıklara başlayabilirsiniz. Gizemli bir ülke sizi çağırıyor. 

“Eğitim Milli Komisyonumuzun özetle ‘Japonya’yı örnek almamızı’ salık veren (1961) raporunu yine o sıralarda okudum. Fakat hiç inandırıcı bulmadım. Japonya, Japon Mağazası’ndaki yükselen rafları ya da çocukluğumun engin düşlem dünyasını oyuncaklarla dolduran gizemli ülkeydi. Onu inceleyebilir, belki anlamaya bile çalışabilirdik ama örnek almaya hazır değildik – henüz.”

                          * * * * *

“Türkiye’de yüksek öğretimin yabancı dilde ve paralı olması önerisini savunan kimi eğitim uzmanları ‘Bu işler Japonya’da da böyledir’ derlerdi. Paralı olması yarı doğru ama dil konusu tümden yanlış bir bilgiydi. Yüksek öğretim Japonca idi. Hiçbir zaman yabancı dilde yapılmamıştı.”

                                               * * * * *

“Japonya’da uzunca bir süre kalarak ‘toplumsal değişmenin mekâna yansıması’ konusunda eşi az bulunur nitelikte araştırmalar yapmış olan Fransız bilgini Berque (1976), şu yaygın söylenceyi aktarır:
               Öyle şaşırtıcı bir ülkedir ki Japonya,
               birkaç hafta kalan konuk kitap yazar,
               birkaç ay kalan bilim adamı makale tasarlar,
               birkaç yıl yaşayan bilge kişi yazma sevdasından kurtulur.”

                               

                                               * * * * *

“Parkinson’un ünlü ‘zaman-iş yasası’na sığındım: ‘Her iş-güç kendisi için ayrılan zamanda biter.’ Zaman azsa iş çabuk biter, zaman çoksa iş uzar gidermiş!’”

                                               * * * * *

“Alan çalışmalarım sırasında 12 defter dolusu gözlem notu tutmuşum. Basılı-yazılı malzemeden kesip seçtiklerim –gazeteler, programlar, bilet ve belge niteliğindeki çeşitli malzeme- sekiz dosya tuttu! Üç bini aşkın fotoğraf ve yaklaşık 20-25 saatlik ses ve söz kaydı, gözlemlerimi bütünlüyor. O derece çalışan bir gözlemci görünmüşüm ki Japonlara, bana arkamdan (kôkişin-no katamari) ‘Meraklı Bey’ ya da ‘Merak küpü’ adını takmışlar, iyi de yakıştırmışlar hani!”

                                               * * * * *

“Ne var ki insan, genellikle nesnel doğrulara değil de, doğru olmasını dilediği şeylere inanır. Öyle ki onun arayıp durduğu ‘hakikat’ zaten inandıklarında saklıdır.”

                                               * * * * *

“Osaka’daki Ulusal Etnoloji Müzesinin Kurucu Müdürü Profesör UMESAO Tadao ülkesi ve insanları için yeri sırası geldikçe şu benzetmeyi yaparmış:
‘Japonya, balinaya benzer: denizde yaşar ama balık değildir; balığa benzer ama memelidir.’ (Dr. MAEDA Yôichi’nin, yazara sözlü aktarması, Mayıs 1978)”

                                               * * * * *

“Araştırmacılara göre Japon toplumu ve insanında duruma ve koşullara göre birbiriyle çelişik üç türlü davranış kalıbı (özelliği) görülebilir, öyle ki, Japonlar, kimi durumlarda:
               (1) Duyarlı bir yakınlık, yumuşaklık, hoşgörü ve anlayış  gösterirler (söz gelişi iş ilişkilerinde);
               (2) Aşırı bir düzen, kuralcılık ve töreye bağlılık gösterirler (aile ilişkilerinde);
               (3) Fanatizme varan bir aşırılık, acı çekmekten ya da acı çektirmekten sanki zevk alan bir küstahlık, sertlik ve kabalık eğilimi gösterirler (yarışta ve savaşta).



                                               * * * * *

“Japon olsun yabancı olsun, Japon incelemeleri alanında çalışan çoğu araştırmacılara göre, Japon toplumunun yapısı (insan ve kurum ilişkileri) ve değerleri (kültürü, düşüncesi ve ülküsü) değişmektedir. Ama Japon ulusuna özgün karakterini veren bireylerin temel kişilik yapısı sanki değişmemekte ve süreklilik göstermektedir. Bu alanda çalışan toplum-bilimcilerle psikologların ve ruh hekimlerinin çoğu aynı görüşte birleşiyor. Oysa, Japon kültürü değişiyorsa, Japon insanının temel kişilik özellikleri de değişmek zorunda değil mi?”

                                       

                                               * * * * *

“Adaların yüzde 80’i dağlık, dağların yüzde 88’i – ülkenin yaklaşık olarak yüzde 68’i – ormanlıktır. Bu kadar bol ormanı ne yaparlar? ‘Neler yapmazlar ki!’ de denebilir. İki genel kural dikkati çeker: Kesip yakmazlar – kışın titremek pahasına da olsa – ve keçiye yedirmezler.”

                                               * * * * *

“Kent çevresinden yarım günlüğüne uzaklaşabilen kişi, Güney Adaları’nın ekzotik doğallığı içinde bulur kendi. Dinlenir. Adalar, trencilikte İsviçre’ye, temizlikte İskandinavya’ya, düzenlilikte Almanya’ya, işbilirlikte Hollanda’ya, konukseverlikte Afrika ülkelerine, sanatseverlikte İtalya’ya benzer. Bu özelliklerin hepsini birleştirip bütünleştiren ruh ise özgün Japon Ruhu’dur.”


Fuji Dağı, 3.766 m yüksekliğiyle Japonya’daki en yüksek dağdır.

                                               * * * * *

“Japon dilinde, ‘meyve veren ağaçların taşlanması’ diye söz yoktur. Meyveli ya da meyvesiz, çiçekli ya da çiçeksiz olsun her bitki canlı bir varlıktır. Koparılmaz, taşlanmaz, gelişigüzel budanmaz – bilir bilmez kimselerce.”

                                               * * * * *

“Japonlar bilim, fen ve sanatlar arasında anlamlı ayırım görmezler. Öğrenilecek her şey kültürdür onlar için.”

                                               * * * * *

“Yaptığı her işi iyi yapmak, kimseden geri kalmamak üzerine yetiştirilmiş olan Japon, her ne iş, durum ya da topluluk için hazırlanıyorsa, dikkatle giyinir. Özenini, giyimine yansıtmaya çalışır. Doğaya, denize, tenise göre spor giyinmiş kişi hemen belli olur.”

                                               * * * * *

“Dile ve damağa yönelik Ortadoğu mutfağı karşısında, Japon yemeklerinin göze ve kulağa önem ve öncelik verdiği söylenebilir. Yemekler belki lezzetli ve kokulu değildir ama çeşitli, dengeli ve besleyicidir. Çoğunlukla belli bir öğün ve kişi için hazırlanır, taze taze yenir. Sıcak ve nemli ‘muson’ ikliminde, besinler çabuk bozulduğu için, başka yol da yoktur.”

                                               * * * * *

“Budizmin törenleri, giysileri çiçekleri, mumları, tütsüleri, törenselleri Katolik kilisesine oldukça benzer. Oysa, dogma (inanç ilkeleri) açısından Budizm, Hıristiyanlığın mezheplerine hiç benzemez. Budizmin esenlik yolu, ülküsü, kişinin kendini bilmesi, yenilemesi, geliştirmesidir.”

                                               * * * * *

“Bu yüzyılın başlarında Kadı Abdürreşit İbrahim Efendi’yle görüşen Prens HİROBUMİ şöyle diyormuş:
‘Hangi dinden olursa olsun bir Japonun asıl yolu (mesleği, mezhebi) Japonluktur.’”

                                               * * * * *

“Japon halkı, belli bir dinin değil, geleneksel halk inançlarının etkisi altındadır.”

                                               * * * * *

“Önce çay! Çünkü kime gidilse Japonya’da, neye başlanmak istense önce bir kap acı çay sunulur. Romantik eğilimli kimi Japonlara göre, çay ve çay törenleri, geleneksel kültürün ‘en güzel’ kalıntısıdır. Devrimci gençlere, gelenekçi eleştirmenlere göreyse çay, işlevini yitirmiş, anlamsız bir tortu! Toplumsal gerçek kuşkusuz, bu iki ucun arasında bir yerlerde olmalı. Halk dili, güvenilir bir seçici olarak, ‘Çayı eksik’ diyor insan dramına duyarlı olmayan kaba, bencil kişilere.”

                                               * * * * *

“Japon bahçesinde, nerede durulacağını, nereye çıkılacağını ve hangi yöne bakılacağını gösteren görünür işaretler yoktur. Ancak yol, yolcuyu oraya götürür; görülecek manzaraları tek tek gösterir. Manzara gösteren köprüler yanında, manzara olarak gösterilen köprüler de vardır.”



                                               * * * * *

İkebana doğanın doğallığına, insanın duyduğu özlemin türküsüdür. İkebana sanatları, ortada ve açıktır, sergilenir, incelenir, öğrenilir öğretilir ama ‘başkaları beğensin’ diye değil de kişi kendini tanısın diye yapılır. İkebana yapan, fırçayla yazan kişi gibi, kendini görür. Her küçük mevsimcikte, o mevsime özgü çiçekler, yapraklar ve otlar doğada bulunduğu gibi kullanılır.”



                                               * * * * *

“Batılı insan, varlığını düşüncesiyle kanıtlar. Oysa Japon insanı, varoluşunu bir ailenin üyesi olarak duyumsar ve yaşar. Batılı için bireyin düşüncesi, Japon insanı içinse ‘biz’lik duygusu, bilişi önemlidir, varlık koşuludur. ‘Biz’ duygusu aile birliğinden doğar, akrabalar, komşular arasında gelişir, meslektaşlarla iş arkadaşları arasında sürdürülür.”

                                               * * * * *

“Ülkenin ekonomik başarı ve kalkınmasını inceleyen yabancı iktisatçılarla yazarlar da hızlı kalkınmayı, işverenle işçinin, yönetenle yönetilenin tek bir ‘aileymiş gibi’ çalışmasıyla açıklıyorlar. Japon toplumundaki halk-hükümet,  işçi-işveren, sermaye-emek, yöneten-yönetilen, kır-kent ikilemlerinin birliğine, kısaca ‘Japon Ortaklığı’ (‘Japan Incorporated’) adı veriliyor. Bu ‘ortaklık’ dışarıdan verilmiş bir ad değil, ulusal duygudur.”

                                               * * * * *

“Kapitalist ya da sosyalist olsun çağdaş ülkeler arasında en dengeli beslenen, en temiz giyinen, en iyi eğitim görmüş, en çok spor yapan ve en sağlıklı olmakla övünen Japonlar bugünkü başarılarını, İkinci Dünya Savaşı sonrasında izledikleri barışçı ve demokratik kalkınma politikasıyla açıklıyorlar.”



                                               * * * * *

“Japon dili, yaklaşık iki bin yıl önce Çin’den alınmış olan kavram simgelerle ya da ‘idyogram’larla yazılır. ‘Kanci’ (Hanca, Çin Hanlığı) yazısı diye bilinen bu yazının kökeni, Mısır hiyeroglifleri gibi yalın resimlere dayanır. Nesnelere benzetilerek çizilen bu resimler, zamanla ve kullanıla kullanıla, çizgi resimler olmaktan çıkmış, soyut birer kavram simgesi (idyogram) olmuşlar.

                                               * * * * *

“Ünlü Japon bilimcilerinden Sir George Sansom, bu zor yazının önemini şöyle vurgular: ‘Bu yazıyı okumayan, Japon estetiğini [güzellik duygusunu] kavrayamaz’ Bu yüzden belki de Japonlar, ruhun çizgisini değiştirmektense yazının güçlüklerine katlanıyorlar. Büyük bir sabırla yazarak, yeniden ve yeniden yazarak, bu yazıyı öğreniyorlar.
Ancak, şu görülen süreklilik perdesi arkasında, dilin yapısında ve yazısında öylesine kapsamlı değişmeler olmuş ve oluyor ki, bugünün gençleri – çok değil – 70-80 yıl önceki metinleri bile okumakta güçlük çekiyorlar, hele daha eskileri hiç okuyamıyorlar. Bir iki yüz yıllık metinleri okumak özel bir bilgi ve uzmanlık gerektiriyor.”




                                               * * * * *

“Dinleyen ne kadar çok duyarlı ve anlayışlı ise, anlatan o kadar az açıklamak durumunda kalır. Öte yandan konuşan az açıkladığı halde dinleyen ne kadar çok algılarsa, o kadar çok yoin (titreşim) olur. Böylesine anlayışlı bir arkadaşı olmak, ayrı bir mutluluk nedenidir. O da yaşanır, paylaşılır ve unutulmaz. Özetle, Japonca konuşma törenseli, ‘dinleyenin söyleyenden bilge’ olması ilkesine dayanır. Onun için Japonlar az söyler daha az açıklar ama can kulağı ile dinler. Batı’da etkili konuşmak, anlatmak, söylev vermek bir sanattır. Japon dilinde candan dinlemek, anlamak sanattır.”

                                               * * * * *

“İkili görüşmelerde, diyalogu dinleyen yönetir. Dinleyen ilgisini yitirdiğini belli edince konuşma da biter.”

                                               * * * * *

“Batılı ülkeler bağımsız bir toplumun özgür insanını yetiştirmeyi amaçlarken; Japonlar büyük bir aile topluluğunun birbirine bağımlı üyelerini eğitirler.”



                                               * * * * *

Genç anne, 30 yaşlarında, üç çocuğu ile tek başına trende yolculuk yapıyor. Bebek sırtında, ortanca kız (3) kolunda göğsünde, beş yaşlarındaki oğlu eteğinde ve dizinde. Sırayla hepsini besliyor, silip temizliyor, yelpaze ile serinletip uyutuyor. Çocukların ‘gıkı’ çıkmıyor. İşini böylesine iyi yapan anne ne yakınıyor, ne yorgun ne de övünçlü görünüyor!”

                                               * * * * *

“Japon analar-babalar, çocuğun nasıl davranmasını istiyorlarsa çocuğa öyle davranırlar. Sakin, yumuşak, ölçülü ve hoşgörülü!”

                                               * * * * *

“Hükümetlerin değişmesi uzun süreli eğitim amaçlarını ve planlarını pek etkilemiyor.”

                                               * * * * *

“Bir kez daha görülüyor: Oyun-eğlence ilkesinin eğitimde nasıl başarıyla uygulandığı. Öğretmek kadar tarihi kabul ettirmek ve müzeyi sevdirmek amacı seziliyor, bu yaklaşımda. Çocuk müzeyi severse, hayatı boyunca tarih öğrenecektir – yalnız tarih derslerinde değil!”

                                               * * * * *

“Japon inancına göre, her şeyi olan, hiçbir şeye değer vermeyen insandan daha mutsuz ve yararsız bir kimse olamaz.”

                                               * * * * *

“Batılı müze geleneğindeki ‘Lütfen dokunmayınız!’ kuralı yerine, dayanıklı eşyaya ‘dokunabilirsiniz’ ilkesi getirilmiş.”




                                               * * * * *

“Güneş Tanrıçası Amaterasu’nun soyundan geldiğine inanan Japon insanı, medeniyeti kendisinin kurduğu, dünyayı yönettiği, insanlığı kurtaracağı iddiasında değildir. Belki öteki insanlar kadar yaratıcı da değildir ama iyi bir öğrenci, eşsiz bir uygulayıcıdır. Kim olursa olsun, nerede ne zaman yaşamış olursa olsun, herkesten bir şeyler öğrenebileceğine inanır.”

                                               * * * * *

“Japon insanı için değişme, hayatın değişmeyen kuralıdır. Japon toplumu yeniyi alırken eskiyi atmaz, yeniliği seçerken yaşlıyı kınamaz, kötülemez; yaşadığı hayatı, eskiden yeniye doğru uzanan, geçmişten geleceğe doğru akan bir süreklilik olarak görür.”

                                               * * * * *

“Fransız Kültür Bakanlarından Malraux’nun da söylediği gibi: Japonlar, tarihinden kopan ulusun çökeceğine, övüncünü yitiren toplumun yıkılacağına inanırlar. Yenilgiden bile alınacak dersler vardır. Yerine sırasına göre yenilgi de ayıp değildir. Ama yapılacak olanı yapmamak yani öğrenmemek büyük ayıptır.”

                                               * * * * *

“Çocuklar doğru dürüst ve anlaşılır biçimde konuşmaya özendirilir. Yanlış ve eksik konuşan bebek, sürekli olarak düzeltilir. Anne baba – çocuk ağzıyla değil de – çocuğun ağzından doğru konuşurlar, çocuğun öğrenmesini kolaylaştırmak için.”

                                               * * * * *

“Çocuklara atalardan ve tanrılardan söz edilir. Çocuklar kutsal günlerde, ziyaretlere, Budist tapınaklarına ve mezarlıklara götürülür. Ancak tanrılar korkutucu varlıklar değildir. Onlardan aileye ve çocuklara ancak yardımcı olmaları istenir.”

                                               * * * * *

“Çağdaş Türk düşüncesinde, Avrupalılaşma, Batılılaşma ile çağdaşlaşma çoğunlukla eş anlamlı kullanılıyor. Bundan yarım yüzyıl önce Atatürk çağdaş uygarlık düzeyinden söz ettiği zaman, gönlündeki hedef Batılılaşma değil, çağdaşlaşma idi.”

                                               * * * * *

“Japon, doğanın ne kölesi ne de efendisidir. Onu iyi tanıyarak, onunla birlikte olmaya, ondan yararlanmaya çalışır.”





                                               * * * * *

“Japon insanı, dünyayı, hayatı, ülkesini ve kendi öz varlığını sürekli değişen koşulların birer bileşkesi gibi görür. Bu yüzden değişimden korkmaz. Hatta üstüne gider. Ondan yararlanmaya çalışır”

                                               * * * * *

“Evrimci olduğu için devrime gerek duymaz.”

                                               * * * * *

“Birlikte çalışmakla, çevresinden aldığı manevi destekle Japon en iyisini yapacağına inanır. Bu yüzden, bürolar, ofisler birer kişilik değil, topludur. Topluca çalışırlar. Bireycilik ve kişisel hayatını yaşamak eğilimleri, bir Batı özentisi olarak güdük kalmış, gelişmemiştir.”
                                          ▬    ▬      ▬
İlginizi çekebilir:

1.İlberOrtaylı Seyahatnamesi – İlber Ortaylı
2.Kızılderili Bilgeliği –Dennis Renault / Timothy Freeke