17 Şubat 2014 Pazartesi

HAZİRAN'DA BAHAR (Recai ŞEYHOĞLU)

“Bir cumartesi başladık yolculuğumuza, 40 kişiydik.”...
Haziran’da Bahar...
Sıcak, samimi bir anlatımla...
Recai Şeyhoğlu...
Polonya gezi notları... 

“ ‘Ak saçlı Evliya Çelebi’ diyor anasına, Recai. Her ilin plakasını, hangi ilçenin hangi bölgede, nereye bağlı olduğunu bilirmiş. Babasına, komşuları ‘Türkiye Coğrafyası Öğretmeni’ derlermiş. Ailece, her yıl, yurt gezisine çıkarlarmış köşe bucak. Yurdu tanıma merakı, dünyayı görme tutkusu, işte bu köylü ana babadan geçmiş Recai’ye. (Osman Bolulu) ”

                                               * * * * *

“Recai’nin kitap dünyası geniş. Ama sadece kitaplar üstünden algılama, irdelemeler yetmiyormuş ona. Şu dünyayı, özellikle Batı’yı, yerinden görmek için yanıp tutuşuyormuş, yıllardır. Borç harç, Batı’ya giden bir folklor grubuna katılma fırsatını yakalamış. İşte bu kitap, onun izlenimleri, onun öyküsü. (Osman Bolulu)”



                                               * * * * *

“Recai’nin gezi notlarında, maceranın çarpıcılığı yok belki ; ama insanlığa sevgiyle adanmış bir yürek var yetmez mi bu!... (Osman Bolulu)”

                                               * * * * *

“Bir cumartesi başladık yolculuğumuza, 40 kişiydik. 19 Haziran 1999, Saat 20.45.”

                                               * * * * *

“Ne şehirlerde ne yollarda tek bir kâğıt parçası, çöp vs. görmedim. Belediye işçilerinin görevlerini iyi yapıyor olmalarına da bağlamıyorum bunu. İnsanlar yere izmarit, kâğıt parçası, yiyecek artığı atmıyor. ‘Çevrem kirli olmasın’ diye düşünüyorlar. Hepsi bu!”

                                               * * * * *

“Buralarda kesinkes sürat yapmak, tehlikeli araç kullanmak yasaktı. Sık sık polisle karşılaşmamız ve yolların denetlenmesi bunun bir kanıtıydı. Kırmızıda geçen ülkenin şoförleri bunu henüz anlayamıyorlardı. Yollarda tehlikeli araç kullanan bir sürücüye henüz rastlayamamıştık. Trafik kazasına da…
Avrupa’yla aramızdaki farklardan biri de buydu. Onlar kırmızıyla yeşilin anlamını biliyor, bizler ise birbirine karıştırıyor olmalıydık.”

                                               * * * * *

“Polonya topraklarıyla bizi ilk tanıştıran dümdüz ovalara serpilmiş daha modern, daha temiz binalar oldu. Her yer yıkanmışçasına temiz ve yeşildi.
O ne!... Evlerin bahçeleri rengârenk çiçeklerle süslenmiş. Bahçeler özenilerek şekillendirilmiş. Birisinde araba tekerleği, çevresinde küçüklü büyüklü çiçekler… Diğerinde ortada fıskiyeli bir havuz. Sebze, meyveyle çiçekler iç içe.”

                                               * * * * *

“25 yıl önceki Bodrum’u anımsadım. 1968-1988 yılları arasında, her temmuz ayında 20 gün kaldığımız Leman Teyzelerin evinde de kapıları kilitlemezdik.”

                                               * * * * *

“Montaigne’in, Akıllı insan herkesten öğrenen insandır’ sözünü anımsayarak, benzinlikteki temiz giyimle çalışana, ‘Polonya’da bahçesi güzel olanlara ödül mü veriyorlar?’ diye sormaya çalışıyorum çat pat İngilizcemle.
— Yoo, diyor. Ödül mü verilmesi gerekiyor?”

                                               * * * * *

“Polonya’daki insana saygıyı yol ağızlarında anlıyorsunuz. Ne zaman ki bir yaya ayağını yola atıyor (yaya geçitlerinde) taşıtlar zınk! diye hemen duruyor. Yayalara son derece saygılılar.”

                                               * * * * *

“Bakıyorum, iki şey dikkat çekiyor: Biri perdeler, ötekisi çiçekler. Perdeler kar beyaz. Balkonlar ve pencereler çiçek bahçesi. Perdeler ve çiçekler, bana hep Sıerpc’i ve Polonya’yı anımsatacak. Öteki şehirlerinde ve köylerinde de durum Sıerpc’den farksız.                                                                                  Çiçekleri, önce yapma diye düşündüm. Yanılmışım. Ne var ki balkonlarda oturan hiçbir Sıerpcli görmedim.”



                                               * * * * *

“İtalyanlar, hayat dolu fakat gürültücüler. Sürekli yüksek sesle konuşuyorlar. Yaşlısıyla genciyle. Festival boyunca gördüm ki, en çok konuşan onlar ve biz. Michel ve Olga’dan anladığım kadarıyla da Polonyalılar sormadan asla konuşmuyorlar.
Geçen yıl tanıdığım İngiliz ve Almanlarda da buna tanık olmuştum.”

                                               * * * * *

“Saatine göre kalkan otobüslere binmek için gişelerden bilet alıyorsunuz. İtişme, kakışma, bağrış, çağrış yok. Bir sessizlik var. Otobüsler de bizim 30 yıl öncesinin otobüsleri.”

                                               * * * * *

“Derlerdi de mübalağa sanırdım. İlk önce hala kızım Canan’dan duymuştum. Yol kenarlarının yemyeşil olduğunu. Sarı ot bulunmadığını. Gezdiği bir iki Avrupa ülkesi için buna benzer şeyler söylemişti. Sonra Almanya’ya giden işçilerden, daha sonra da turlara katılanlardan. Onların hiçbiri Polonya’yı anlatmamışlardı, ama ben bu topraklara ayak basmadan önce yemyeşil bir coğrafya bulacağımı biliyordum. Bu denli yeşil coğrafyaya da pes doğrusu.”


görsel: sebastian czapnik

                                               * * * * *

“Alışveriş de edeceğiz ya bankaya gidip dolar bozduralım dedik. Hayret, bir Allah’ın kulu İngilizce bilmiyor. Varsa da yoksa da Polonyaca. Bizim memlekette İngilizce’yi az çok bilmeyen bankacı yoktur herhalde. Düşünüyorum da, sömürge miyiz biz yoksa yahu, kimilerinin ileri sürdüğü gibi… ‘Bu konuyu iyi düşün Reco!’ diyorum kendi kendime.”

                                               * * * * *
“İçim biraz burkulmadı değil. Tüketim çılgınlığına alışmış bizlere bu sadelik bir garip geliyordu. Duvarda biblo olmaz mı hiç, avizesiz salon mu olurmuş hiç, ne diye robot vb. araç gereçler yok mutfakta… Onlar da; ‘olması mı gerekiyor’, der gibiydiler.”

                                               * * * * *

“Siyasallaşmamış dine, dincileşmemiş dindara insan ister istemez saygı duyuyor.”

                                               * * * * *

“Kuzeye doğru çıktıkça demokratik ortamın daha iyi teneffüs edildiğine inanıyorum. İsveç’te de devlet başkanlarının eşleriyle birlikte sinemaya, tiyatroya gidip, sıraya girip bilet aldıktan sonra film izlediklerini duymuş, okumuştum.”

                                               * * * * *

“Hiçbirimiz bu ülkenin dilini bilmiyoruz. Onlar da bizim dilimizi. Ama sevgi, peşine takıyor insanı. Dil arkasından nasıl olsa gelecek. Öğrenmek için hiçbir dil zor değil. ‘Sevgice’ dillerin en güzeli ve en kolay öğrenileni.”

                                               * * * * *

“Polonya’nın ne Başbakanını, ne Eğitim Bakanını, ne de Meclisini biliyorum. Şarkılarını, danslarını öğrendim ama… kültür verilerini tanımak o ulusu tanımak galiba…”



                                          ▬    ▬      ▬