30 Ocak 2014 Perşembe

LA FONTAİN'İN DALGINLIKLARI (Maurice FARNEY)

Maurice Farney Lafontaine’in Dalgınlıkları” adlı kitabında ünlü masal yazarını bambaşka bir yönden ele almış. Doğaya olan hayranlığıyla bilinen Lafontaine’i ve dalgınlıklarını, yazarın günlük yaşamından kesitler vererek aktarmış. İnsan gerçekten bu kadar dalgın olabilir miydi; yoksa ünlü yazarın doğa ve edebiyat sevgisinin yoğunluğu başka konulara ilgisiz kalmasına mı yol açıyordu?
jean de lafontaine
“Bu kitapta, Lafontaine’in bilinmiş masallarının tekrarlanacağını sananlar, aldanırlar. Ünlü masalcının eserlerini yorumlamak veya onun hayat hikâyesini anlatmak da söz konusu değil.”

                    * * * * *

“«Lafontaine’in Dalgınlıkları» adını taşıyan bu esercik, masalcı şairin söz konusu tabiatına ışık tutmak; onun temiz, iyi, duygulu mizacının bir yanını aydınlatmak için yazıldı.”

                                               * * * * *

“İhtiyar aile dostu, iki kardeşi uzun uzadıya dinledikten sonra:
— Benim küçük arkadaşlarım, dedi, karıncayı suda boğulmaktan kurtardığınıza iyi ettiniz. Bizden daha zayıf olanlara yardım etmek, boynumuzun borcu olmalı. Balarılarının gıdasını, eşekarısına karşı korumuş olmanız da yerinde… Bu yaratık, başkalarını sömürmeye bayılır çünkü. Ancak, aladoğana karşı serçeyi, turnabalığına karşı sazanı savunmanız, bence yerinde değil. Bu davranışınızla, berikileri, yaşamak için muhtaç oldukları gıdadan mahrum bıraktınız. Tabiat, o koruduklarınızı, ötekilere gıda olsun diye yaratmış. Çiğ et yiyen yaratıklar, karın doyurmak üzere çıktıkları avdan alıkonulursa aç kalırlar.”

                                               * * * * *

“Bu iki kardeş, Krallık müşavirlerinden Charles de Lafontaine’in oğullarıydı. Babaları, aynı zamanda, Thierry Şatosu Dukalığının Sular ve Ormanlar Müdürüydü. Annelerine gelince, o da önemli bir kadın sayılır. Coulommiers’in sayılı ailelerinden birine mensuptu ve Françoise Pidoux adını taşımaktaydı.”

                                               * * * * *

“Babası, kardeşiyle birlikte onu sık sık ormanlara götürür, kuş çeşitlerini gösterir, bitkilerin özelliklerini anlatırdı. Keçi yollarından geçerler, çalılıklar arasında zevkle dolaşırlardı. Böceklerin kaynaştığı ve ürkek tavşan yavrularının gizlendiği yerlerdi buraları…”


                                               * * * * *

“Akşam olunca, haldır haldır yanan ocağın karşısına geçerler, anneleri ya da babaları, onlara hikâyeler, peri masalları anlatırdı. Her ikisi de, bu hikâyeleri keyifle, can kulağıyla dinlerdi.”

                                               * * * * *

“Babası, ona yeniden kavuştuğu için mutluydu. Zaten kendisi, edebiyata pek düşkündü. Oğlunu da yetiştirmeye çalışıyordu. Jean’ın yazdığı küçük şiirler evde sık sık okunuyor, bunların verdiği heyecanla, Ormanlar ve Sular Müdürü sevinçten uçuyordu.
Bu arada diyordu ki:
— Mükemmel bir yol tuttun, sevgili Jean, bu yolda ilerlemeye devam et. Edebiyatın sana kazandıracağı şereften daha üstünü olamaz.”

                                        * * * * *

“Genç şair, zamanla, edebiyata öyle bir daldi ki, dalgınlıkları dillere destan oldu. Bir yandan da adı «saf adam»a çıkmıştı.”

                                               * * * * *

“Lafontaine, uzun süren bir hastalıktan sonra ölen dostlarından birinin cenazesine gitmiş, törenin başından sonuna kadar hazır bulunmuştu.
Bir hafta sonra ise, merhumun evine uğrayarak rahatsızlığının nasıl bir seyir takip ettiğini sorduğu zaman, ailesi donakaldı ve «Öldü!» cevabını verdi. Bu cevap karşısında da, şairin hayretten ağzını bir karış açtığını naklederler.”

                                               * * * * *



“Lafontaine pek çok masal yazmış, ancak kendisi de – dalgınlıkları yüzünden – bir masal kahramanı haline gelmiştir. Anlatılanlardan bazısı acaba yakıştırma mıdır diye, insan bazen şüpheye düşebilir. İşte, bunlardan biri:
Yıl 1691. Kendisinin «Astrée» adlı operası oynanmaktadır. Üstad, seyre gider, beğenmez. Yanındakilere sorar:
— Bu berbat oyunun yazarı kim?
— Eser bizzat sizindir.
— Öyleyse sahibine benziyor.”

                                                * * * * *

“Lafontaine, Thierry Şatosundan hoşlanırdı. Bu çevrenin sessizliği, yalnızlığı onu sarıyordu. Hele tabiatla baş başa kalmak, genç şairi mest etmekteydi. Kırlarda, ormanlarda dolaştıkça huzur duyuyordu.”

                                               * * * * *

“Lafontaine, Mösyö Hevart’ın yanında iki yıl yaşadıktan sonra öldü (13 Nisan 1695).
Şair, kendisinden bahseden bir manzumesinde şöyle der:
«Elime avucuma ne geçtiyse hepsini,
Yedim, bitirdim; çünkü hazineler gereksiz…
Bunlar harcanabilir, zaten dünyamız fani;
Ben hayatta kendimi zorlamadım, biliniz!
Bana kalırsa asıl servet yaşantımızdır.
Kâh uyudum, kâh gezdim; dağ, dere, tepe, bayır.»
                                          ▬    ▬      ▬