13 Ocak 2014 Pazartesi

BİN DOKUZ YÜZ SEKSEN DÖRT (George ORWELL)

Geçmişteki olaylar ve tarih için bazı kişiler Geçmiş geçmişte kaldı. Geçmişi bırak geleceğe bak! derler. Dille ilgili olarak da Nasılsa anlaşıyoruz. Fazla sözcüğe, düzgün kullanıma ne gerek var? diye devam ederler. 
Dil ve tarihin toplum belleğindeki yeri ve önemi nedir?  Bunların eksikliği toplumda ne gibi değişimlere yol açar? Dil ve tarihine sahip çıkmayan ya da çıkamayan bir toplumun bireyi olmak kâbusa dönüşebilir mi?
George Orwell, tarihi ve dili yok edilmeye çalışılan bir toplumun durumunu aktarmış. Hem de tarih vererek “Bin Dokuz Yüz Seksen Dört” 

“Çıkardığınız her sesin duyulduğunu, karanlıkta olmadığınız sürece her hareketinizin gözetlendiğini varsayarak yaşamak zorundaydınız; zorunda olmak ne söz, artık içgüdüye dönüşmüş bir alışkanlıkla öyle yaşıyordunuz.”



                                               * * * * *

“Kimi zaman, insanın birine duyduğu nefreti bile isteye bir başkasına yöneltmesi de olasıydı. Winston da, karabasan gören bir insanın ansızın yatağında doğrulması gibi, ekrandaki yüze duyduğu nefreti arkasında oturan siyah saçlı kıza yöneltiverdi.”

                                               * * * * *

“En küçük bir yanılgıya yer yoktu. Sanki kafalarının içindekiler gözlerinden geçerek birbirlerine akıyordu.”

                                               * * * * *

“Parsons, Winston’ın Gerçek Bakanlığı’ndan iş arkadaşıydı. Şişmanlığına karşın herkesi serseme çevirecek kadar cevval, ahmak denecek kadar gayretkeş bir adamdı; Parti’nin varlığını sürdürmesi, Düşünce Polisi’nden bile çok, sorgusuz sualsiz, inanan, körü körüne bağlanan böylelerine bağlıydı.”

                                               * * * * *

görsel: vladimir kush
“Son zamanlarda neredeyse tüm çocuklar korkunçlaşmıştı. En kötüsü de, Casuslar gibi örgütler aracılığıyla sistemli bir biçimde, başına buyruk küçük vahşilere dönüştürülmüş olmalarına karşın, Parti disiplinine en ufak bir başkaldırma eğilimi göstermemeleriydi.”

                       * * * * *

“İnsanlık kalıtı, sesini duyurarak değil, akıl sağlığını koruyarak sürdürülüyordu.”

                       * * * * *

“Her davranışın sonuçlarını, o davranışın kendisi doğurur. Yeniden yazmaya koyuldu:
Düşünce suçu, ölümü gerektirmez: Düşünce suçunun KENDİSİ ölümdür.”

                                               * * * * *

“Trajedinin, eski zamanlara, mahremiyet, sevgi ve dostluğun hala var olduğu, aile üyelerinin nedenini bilmeye gerek duymadan birbirlerine arka çıktıkları bir zamana ait bir şey olduğunu anlıyordu.”

                                               * * * * *

“Artık korku, nefret ve acı vardı, soylu duygulara, derin ve karmaşık acılara rastlanmıyordu.”

                                               * * * * *

“Parti geçmişe el koyabiliyor ve şu ya da bu olayın hiçbir zaman olmadığını söyleyebiliyorsa, bu hiç kuşkusuz işkenceden de, ölümden de beter bir şeydi.
Parti, Okyanusya’nın Avrasya’yla hiçbir zaman bağlaşmaya girmediğini söylüyordu. Ama o, Winston Smith olarak, Okyanusya’nın daha dört yıl önce Avrasya’yla bağlaşma içinde olduğunu biliyordu. Peki, bu bilgi neredeydi? Yalnızca kafasının içinde, o da pek yakında yok olup gidecekti nasıl olsa. Ve eğer başka herkes Parti’nin dayattığı yalanı kabulleniyorsa – eğer bütün kayıtlar aynı masalı söylüyorsa – o zaman yalan tarihe geçecek ve gerçek olacaktı.”

                                               * * * * *

“İnsan, kendi belleği dışında hiçbir kayıt olmayınca en belirgin gerçeği bile nasıl kanıtlayabilirdi ki?”

                                               * * * * *

görsel: jon reinfurt
“Geçmiş, günü gününe, nerdeyse dakikası dakikasına güncelleniyordu. Böylelikle Parti’nin tüm öngörülerinin ne kadar doğru olduğu belgeleriyle kanıtlanmış oluyor; günün gereksinimleriyle çelişen tüm haber ve görüşler kayıtlardan siliniyordu. Tüm tarih, gerektikçe sık sık kazınan ve yeniden yazılan bir palimpseste dönmüştü. Bu işlem uygulandıktan sonra, herhangi bir çarpıtmanın yapıldığını kanıtlama olanağı ortadan kalkıyordu.”

                                  * * * * *

“Tek bilinen, kağıt üzerinde bol keseden bot üretilirken, Okyanusya halkının belki de yarısının yalınayak dolaştığıydı.”

                                               * * * * *

“Gerçi yoldaş Ogilvy diye biri yoktu, ama gazetede çıkmış birkaç satır yazıyla birkaç düzmece fotoğraf onu var edebilirdi.”

                                               * * * * *

“Daha bir saat önceye kadar kimsenin hayalinden bile geçiremeyeceği yoldaş Ogilvy şimdi bir gerçek olup çıkmıştı. Yaşayanların değil de ölülerin yaratılabilmesinin ne kadar tuhaf olduğunu geçirdi aklından. Yoldaş Ogilvy şimdide hiç yaşamamıştı ama, artık geçmişte yaşıyordu; üstelik, bu sahtecilik unutulduktan sonra, varlığı Charlemagne Ya da Julius Caesar kadar gerçek, onlar kadar tanıtlı kanıtlı olacaktı.”

                                               * * * * *

“Syme, kafaca, kötücül bir bağnazdı. Düşman köylerine yapılan helikopter baskınları, düşünce-suçlularının yargılanmaları ve itiraflarını, Sevgi Bakanlığı’nın mahzenlerindeki idamları konuşmaktan iblisçe bir zevk alırdı. Syme’la konuşabilmek için, onu bu tür konulardan uzak tutmak, onu mümkünse çok iyi bildiği ve ilginç şeyler anlattığı Yenisöylem’in teknik ayrıntılarına çekmek gerekirdi.”

                                               * * * * *

“Yenisöylemin tüm amacının, düşüncenin ufkunu daraltmak olduğunu anlamıyor musun? Sonunda düşüncesuçunu tam anlamıyla olanaksız kılacağız, çünkü onu dile getirecek tek bir sözcük bile kalmayacak. Gerek duyulabilecek her kavram, anlamı kesin olarak tanımlanmış, tüm yan anlamları yok edilmiş ve unutulmuş tek bir sözcükle dile getirilecek.”

                                               * * * * *

“Bağlılık düşünmemek demektir, düşünmeye gerek duymamak demektir. Bağlılık bilinçsizliktir.”

                                               * * * * *

görsel: john holcroft
“Ağır koşullarda çalışmaktan, boğaz kavgasından, komşularla didişmekten, sinema, futbol, bira ve en önemlisi de kumar yüzünden kafalarını çalıştırmaya fırsat bulamıyorlardı.”

                      * * * * *

“Winston birden, çağdaş yaşamın asıl özelliğinin acımasızlığı ve güvensizliği değil, yavanlığı, donukluğu ve kayıtsızlığı olduğunu fark etti.”

                      * * * * *

“Eskici dükkânının üst katındaki odanın varlığı yetiyordu. Odanın orada onları beklediğini bilmek, orada bulunmaktan farksızdı.”

                                               * * * * *

“Son, başlangıçta gizliydi.”

                                               * * * * *

“Anımsadığı kadarıyla, annesinin olağanüstü bir kadın olduğunu sanmıyordu, hele zeki bir kadın olduğu hiç söylenemezdi; yine de tümüyle kendine özgü davranışlarından kaynaklanan bir soyluluk, bir el değmemişlik vardı onda. Duyguları sahiciydi ve dış etkilerle değiştirilmesi olanaksızdı.”

                                               * * * * *

“Yaptığınız, söylediğiniz ya da düşündüğünüz her şeyi en küçük ayrıntısına kadar çıkarabilirlerdi; ama nasıl işlediğini sizin bile bilmediğiniz, yüreğinizin içi, sizi korurdu.”

                                               * * * * *

“Sorun, dünyanın gerçek zenginliği artırmadan sanayinin çarklarının nasıl döndürüleceğiydi. Üretimin sürdürülmesi, ama ürünlerin dağıtılmaması gerekiyordu. Uygulamada bunu gerçekleştirmenin tek yolu da, savaşın sürekli kılınmasıydı.”

                                               * * * * *

“Felsefede, dinde, ahlakta, politikada iki kere iki beş edebilirdi, ama iş bir top ya da uçağın yapımına geldi mi, iki kere iki dört etmek zorundaydı.”



                                            

                                               * * * * *

“Kitap onu büyülemiş, daha doğrusu düşündüklerini haklı çıkarmıştı. Gerçi bir bakıma yeni bir şey söylemiyordu, ama çekici gelmesinin bir nedeni de buydu. Dağınık düşüncelerini toparlayabilseydi, o da kitapta söylenenleri söylerdi. Kendininkine benzemekle birlikte, daha güçlü, daha sistemli, daha korkusuz bir zihnin ürünüydü bu kitap. En iyi kitaplar insana zaten bildiklerini söyleyen kitaplardır, diye geçirdi aklından.”

                                               * * * * *

“Geçmişin değişebilirliği, İngsos’un ana ilkesidir. Geçmişte olup bitenlerin nesnel bir varlığının olmadığı, varlığını yalnızca yazılı kayıtlarda ve belleklerde sürdürdüğü ileri sürülür.”

                                               * * * * *

“İnsanın azınlıkta olması, tek kişilik bir azınlık olması bile, deli olduğu anlamına gelmiyordu. Bir doğru vardı, bir de doğru olmayan; doğruya sarıldığın zaman, tüm dünyayı karşına bile alsan, deli olmuyordun.”

                                               * * * * *

“ ‘Akıllılık çoğunluğa bakılarak ölçülemez’ diye mırıldanırken, bu sözün derin bir bilgelik içerdiğini düşünerek uykuya daldı.”

                                               * * * * *

“Hani, çok güçlü bir akıntıya karşı yüzmeye çalışırken birden vazgeçip kendini akıntıya bırakırsın ya, öyle bir şeydi işte. Değişen, yalnızca senin tutumundur.”
                                          ▬    ▬      ▬


İlginizi çekebilir: