9 Aralık 2013 Pazartesi

BİR DİNOZORUN GEZİLERİ (Mîna URGAN)

Çok okuyan mı bilir çok gezen mi? Herhalde en iyisi anlayarak okumak; görerek, öğrenerek gezmek. Anılardan sonra Mîna Urgan’ın yaşamıyla ilgili ikinci kitap: “Bir Dinozorun Gezileri


“Küçük mutluluklar, ağır hastalıklarda tüm antibiyotiklerden daha etkileyici bir ilaçtır. Ateşler içinde tifodan yatarken, güzel çakıl taşlarına merakımı bilen Sevgi, yakın arkadaşım olmadığı halde, Podima kıyısında özenle seçip topladığı çakıl taşlarını cilalayarak küçük bir torbaya koyup bana armağan etmek inceliğini göstermişti. O güzel taşları yanan alnıma, şakaklarıma sürünce, gözkapaklarımın üstüne koyunca, ateşim sanki düşmüş gibi, nasıl rahatladığımı hiç unutamam.”

                                               * * * * *

“Kör olmayalım, sağır olmayalım doğaya.”



                                               * * * * *

“Büfeli yemek verenler beni çağırmamaya başladılar. Çok da hakları vardı. Çünkü ‘tabakları elimde tutarak, öyle ayakta yiyemem ben’ derdim ve büfeye bir iskemle çekip oturur, masadaki yemeklerin neredeyse yarısını bitiriverirdim.”

                                               * * * * *

“İyi yüzen annem Şefika, bir bebeğin korkmazsa boğulmayacağını bilirdi. Çünkü bebeklerin doğal ortamı sudur. Ceninler su içinde yaşar dokuz ay. Bir dergide, tüy gibi saçları kafalarına yapışmış, yüzleri gözleri ıslak, keyifle yüzen altı yedi aylık bebeklerin fotoğraflarını görmüştüm. Onları korkutan su değil, suyun soğukluğuymuş meğer. Eğer su beden ısısındaysa bütün canlılar gibi, onlar da rahat rahat yüzerlermiş. Her beden suyun üstünde kalabildiğine göre, insanın boğulmasının nedeni su değil, korkudur.”



                                               * * * * *

“Dostlarım, o tatil köylerinin her şey önceden düzenlendiği, her şey hazır olduğu, her şey aynı mekânda bulunduğu için, daha ‘rahat’ olduğunu söylediler bana. Ne yazık ki, insanların düş gücü eksildiği, kafaları uyuştuğu için, öyle bir hale geldiler ki, ‘rahat’ uğruna, yaşamın değişik yanlarından, renkliliğinden, rastlantılarından, yani yaşamı yaşamaya değer yapan her şeyden vazgeçmeye hazırlar artık.”

                                               * * * * *

“İlk mavi yolculardan biri olduğum halde ‘Mavi Yolculuk’ deyiminden hoşlanmaz hale geldim. Çünkü ‘Mavi Yolculuk’ lafı, önce entel züppelerin, sonra da herkesin diline düştü. Artık darbukalı turistler bile toplanıp, darbukalı mavi yolculuklar düzenliyorlar kendi aralarında.
Oysa ilk mavi yolcular, Sabahattin Eyüboğlu’nun özenle seçtiği, çoğu genç aydınlardı. Sadece gezmek tozmak için değil, Ege ve Akdeniz uygarlıklarının kalıntıları konusunda bilgi edinmek ve bu arada o güzel kıyıları kendi gözleriyle görmek için katılınırdı bu gezilere. Teknemiz yüzen bir seminere dönüşürdü kimi zaman.”

                                               * * * * *

“Ege denizinden Akdeniz’e geçtiğimizi, haritalardan değil, suyun renginin değişmesinden; çok koyu, nerdeyse lacivert diyebileceğimiz bir maviye dönüşmesinden anlardım.”

                                               * * * * *

“İç turizm denilen olay, ancak 1970’li yıllarda başladı. Kent ve çevresinde artık denize giremeyince, İstanbullular, Bodrum’a, Marmaris’e Antalya’ya filan tatile gittiler. İstanbul’dan uzak ikinci bir ev sahibi olmak ve devre mülk modası başladı. Ne var ki çoğunun, tatillerini geçirdikleri yerlerin güzelliğini gerçekten kavrayabildiği konusunda kuşkularım var. Çünkü bizlerin başlıca iki kusurundan biri yaşama sevincinden yoksun olmamızsa, ikincisi de doğa sevgisinden yoksun olmamızdır bence.”

                                               * * * * *

“İngilizcede ‘zenci’ deyimi ayıp olduğundan, kara soydan gelenlere coloured yani ‘renkli’ derler.”



                                               * * * * *

“İngiliz köylerinin, bizim köylerimizle uzaktan yakından hiçbir benzerliği yoktur. Onların cottage yani köy evi dedikleri; çiçekli çimenli bahçeleri olan güzel taş evlerini, küçük birer villa sayarız bizler. Avrupa’da bildiğimiz anlamda köylüsü olmayan tek ülkedir İngiltere. Hatta peasant yani köylü sözcüğü asla kullanılmaz orada. Tarım işleriyle uğraşanlara farmer  yani çiftçi derler. Bu çiftçiler, yoksul sınıfa değil, orta sınıfın alt tabakasına bağlıdır. Orta sınıfın üst tabakasından gelen daha varlıklı çiftçilere de gentleman farmer derler.”

                                               * * * * *

“Yılbaşlarında, doğum günlerinde falan, yani tarihi önceden bilinen, özenle organize edilen toplantılarda, insan gerçekten eğlenemez genellikle. ‘Buraya eğlenmek için geldiğime göre, mutlaka eğlenmek zorundayım’ düşüncesi bile, sahiden eğlenmenizi engellemeye yeter.”

                                               * * * * *

“Geçmiş için hayıflanmak, ‘şunu neden yapamadım, bunu neden yapamadım’ diye ah vah etmek hiç huyum değildir. Ama şunu söylemeliyim ki, kırk yaşındayken Cambridge’i ilk gördüğümde, ‘yirmi yaşındayken neden burada okuyamadım’ diye fena halde ah vah ettim.”

                                               * * * * *

“Venedik’in bu büyüleyici güzelliğinin dünyada hiçbir başka yere benzememesinden mi kaynaklanıyor acaba diye düşündüğüm olmuştur. Dünyanın hangi kenti dört kilometrelik bir köprüyle karaya bağlıdır? Dünyanın hangi kenti Laguna’ya serpilmiş üç yüz adacık üzerine kurulmuştur? Dünyanın hangi kentinde o adacıkları birbirine bağlayan üç yüze yakın irili ufaklı köprü vardır? Dünyanın hangi kenti trafiğe tümüyle kapalıdır? Dünyanın hangi kenti mimarinin ve resim sanatının başyapıtlarıyla böylesine tıklım tıklım dolu bir müzedir?”

                                               * * * * *

“Yedi tepeli İstanbulumuz yamyassı bir kent kalır San Fransisco’nun yanında; çünkü yedi değil, kırk üç tepe varmış orada ve çoğu dimdik. Lombard Street örneğin öyle dik ve öyle dönemeçli ki, bir sağa bir sola savrularak, otomobille oradan aşağı inerken, bir lunaparkta raylar üstünde kayan küçük bir arabayla, heyecan verici bir iniş yaptığınızı sanırsınız.”
                                    ▬     ▬    ▬