7 Kasım 2013 Perşembe

BARAGAN'IN DEVEDİKENLERİ (Panait İSTRATİ)

Yazgı, kader, mecburiyet... Yazgıya boyun eğmek mi, yazgıya karşı çıkmak mı? Yazgıya boyun eğmek doğru mudur ya da yazgıya karşı çıkmak mümkün müdür? Panait İstrati “Baragan’ın Devedikenleri” adlı öykü tadındaki eserinde bunları sorguluyor. Belki de bazen şartlar seçimlerimizi bazen de seçimlerimiz şartları etkiliyordur, ne dersiniz?

“Düş, düşünce, ilerleyiş ve açlıktan kazınan karın, Baragan’da doğan insana ağırbaşlılık veren şeylerdir; karnının en derinliklerinde su saklayan bu uçsuz bucaksız alanda devedikeni dışında bir şey yetişmez.”   
             

                                               * * * * *

“Burada söz konusu olan dikenler, kar erir erimez, bir mantar gibi küçük toplar halinde görünürler. Bir haftadan daha kısa sürede, toprağı kaplarlar. Baragan’ın sırtında taşıyabileceği bunlardır ancak. Bu dikeni çok seven ve aç gözlülükle otlayan kuzuya da dayanır. Ama kuzular otladıkça, o gelişir; topçuk halinde büyür ve büyümesi durup da hayvan onu rahat bırakınca, koca bir damacana boyutlarına ulaşır; çünkü o zaman korkunç derecede batar dikeni. Bu kötü tohum kendini savunmayı becerir. Ayaktakımından insana benzer; yararsız oldukça kendini daha iyi savunur.
Ama yararlılık ve yararsızlık konusunda kesin düşüncemiz nedir?”

                                               * * * * *

“İşte bu yüzden, anam onu çok severdi. Bunu bana balık avlarken, onun korkunç varislerini görünce söylerdi; ben de ona, babama neden en kolay işleri bıraktığını sorardım: ‘Çünkü onu seviyorum, yavrum… Tanrı onu böyle yaratmış ve bana koca olarak vermiş. Bu onun, zavallı adamın kusuru değil ki!

                                               * * * * *

“Arabanın arkasına istiflenmiş üç yüz kilo balık, koviltir’e asılı bir terazi, bir çuval mısır unu, mamaliga kaynatmak için bir tencere, bir sacayağı, bir torba soğan, iki battaniye, kazanacağımız parayı koymak üzere bir meşin para kesesi, onu korumak için güzel bir sopa; bütün hazinemiz bu kadardı işte.”

                                               * * * * *

“ ‘Benimle gelmek istemeseydin, kesinlikle ben gitmezdim…’
Babamın ıssızlığın ortasında, ansızın bana söylemiş olduğu bu ilk sözcüğü ölünceye dek unutamayacağım. O zamandan beri aklımdan çıkmıyor ve yaşamım boyunca da çıkmayacak. Bu serüvenin sorumlusu, bendim demek; on dört yaşındaki bir çocuk.”

                                               * * * * *

“Ben de devedikenleri ve rüzgârla birlikte koşmak, yitip gitmek, koşmak, bacaklarımı çürüten bu sudan, işe yaramaz bir şekilde yığılan bu balıktan kaçmak istiyordum.”

                                               * * * * *

“ ‘Uçsuz bucaksız’ denen Baragan, bizim çocuk gözlerimize göre ‘bütün yeryüzü’ demekti. Issızdı, kısırdı, kötülüklerle doluydu; ama bununla birlikte, zavallı Brosteanu Baba’nın oğlu Matey, bir daha dönmemek üzere, günün birinde devedikenleriyle birlikte gitmiş ve Bükreş’in en büyük hırdavatçılarından biri olmuştu.
Hiç büyüklük peşinde koşmadığımı açıklamalıyım. Yalnızca düş kuruyordum. Bu kötü kokulu balıkçılığa, çamurlu bataklıklarını uyuşukluğuna ve kendi kötü yazgılarını bana bırakmak isteyen öz anam babama karşı başkaldırıyordum.”

                                               * * * * *

“Kaçmak, ortadan yok olmak istiyordum. Babamın bu sessizliği çok ürkütücüydü; uzaktan dizi dizi görünen tepeciklere yuvalarını oyan çıplak boyunlu akbabaların yırtıcı çığlıklarıyla parçalanan Baragan’ın suskunluğuna benziyordu. Bu yırtıcı kuşlar, başımızın üstünde belirince, babamı bir adım bile terk etmemeye karar verdim. Otlaklar dışına atılmış birkaç leşle yetinen bu korkak akbabalardan korkmuyordum; ancak koyun sürülerine saldırdığı ve bazen kuzuları kaptığı söylenen akkuyruklu kartallardan dehşete kapılıyordum.
Bu korkudan pek hoşlanmıyor da değildim. Neşeli ve silahlı bir arkadaşın yanında olsaydım, kendimde, tehlikeli ve başarılı savaş düşleri kuran haydut ruhu bile keşfedebilirdim. Ama Tanrım, her şeyin yüreklilik ve başarı istediği Baragan’la, yaşamın ezmiş olduğu bir insanın yanında nasıl boy ölçüşebilirdim ki!”

                                               * * * * *

“Öyküler yaratan bu devedikeni krallığında, ne denli sıkıcı bir arkadaşla ‘haydutluğa çıktığımı’ görüyorsunuz işte.”



                                               * * * * *
“ ‘Tamam’ dedi babam, uzaklaşırken, ‘şu kutsal balıktan hiç kurtulamayacağız!’
Yüzü sıkıntıdan uzadı. Mide bulandırıcı fıçılarla, en küçük bir sıyrıkta yakan tuzla, insanın gözlerine sıçrayan balık pullarıyla, kanı bile zehirleyen tehlikeli kılçıklarla, Lateni’deyken çok iyi tanıdığımız ve kaçmak için bunca çaba gösterdiğimiz bir hayatın içine batmıştık yine.”

                                               * * * * *

“Ancak her insanın alnına herhangi bir nedenle gözyaşı akıtma yazgısı yazılmıştır.”

                                               * * * * *

“İnsan, ancak dünyayı görürse adam olur! Kafamızda bir zerre kötülük olduğunda, bu, bizlerin de başına gelir.”

                                               * * * * *

“ ‘Bizi jandarmalara teslim etmeyeceksiniz, değil mi?’
‘Tanrı saklasın! Ben de dünyayı gezmek istiyorum, sizden daha küçüktüm evden ayrıldığımda. Bakalım, size nasıl yardımcı olabilirim; çünkü eminim, çok şımartıldığınız için evden kaçmadınız: Köpek pastadan değil, sopadan kaçar.’”

                                               * * * * *

“Öteki çocukların henüz eğlendikleri yaşta, böylesine acıklı anlar yaşamaya, yüreğim artık dayanmıyordu. Özellikle de yaylım ateşinden, idamlardan ve işkencelerden söz edilmesine dayanamıyordum. Bu bende korkunç baş ağrılarına neden oluyordu.”

                                               * * * * *

“Daha sonra, yoldaşım atları kamçılar ve arabayı güneşli tarlalar arasında uçarmış gibi sürerken ona asılıp sordum:
‘Yanel, nereye gidiyoruz?’
‘Dünyayı gezmeye Matake, devedikenleri bizi kovalıyor.’”
                                          ▬    ▬      ▬