24 Ekim 2013 Perşembe

BİR TÜRK AİLESİNİN ÖYKÜSÜ (İrfan ORGA)

Çoğu insan için hayatı bir romandır da çok az kişi bunu yazıya aktarır. İrfan Orga yaşamını şekillendiren bölümü kağıda dökenlerden.
Eski İstanbul...Kurtuluş Savaşı öncesinde başlayan ve Cumhuriyet’in kuruluş yıllarının sonrasına uzanan bir dönem.Bizden bir hikaye.“Bir Türk Ailesinin Öyküsü” Şiir tadında, sıcak, samimi, hüzünlü...
 “1950’li yıllarda, Britanya’da ve İngilizce konuşulan ülkelerde, Türklerin yaşamı için derin bir ilgi ve sevgi yaratan Orga’yı ana yurdu göz ardı ettiydi. Yurtdışında yüzümüzü ağartan zevkli bir kitabın dilimizden uzak tutulması, yazarı subaylıktan ayrılarak İngiltere’ye yerleşmiş olduğundan mıydı? Oysa Orga ömrünce sağlam bir vatansever olarak Türk uyruğunda kalmıştı.1908’deki doğumundan yüz yıl, eserin yayın tarihinden nerdeyse altmış yıl sonra, Türkçe çevirinin çıkması, sevindirici bir olaydır – hele uzun yıllar İngiltere’de yaşamış olan Dr. Arın Bayraktaroğlu’nun sımsıcak ve akıcı çevirisiyle dilimize kazandırılması. (Talat S. Halman)”

                                               * * * * *

“Hayatım boyunca okuduğum en bize ait öykülerden birini içtenlikle, doğallıkla ve sıcacık bir kalemle sunan bu kitap beni yıllarca bırakmadı. Ben de kitabı bırakamadım. (Ayşe Kulin)” 
           
                                               * * * * *

“İstanbul’da, 31 Ekim 1908 tarihinde doğmuşum. Doğduğumda annem on beş, babamsa yirmi yaşındaymış. En büyük çocukları bendim. Sultanahmet Camisi’nin arkasında, denizi gören bir evde otururduk. Bir çıkmaz sokağın köşesinde bulunan evimizin denize bakan yanı alçak bir duvarla çevrilmişti. Hemen yanımızda küçük bir cami vardı. sessiz, yeşillik bir bölgeydi burası. Eski günleri düşündüğümde ilk aklıma gelen sesler, Marmara’nın hiç durmak bilmeyen okşayıcı şıpırtısıyla bahçedeki kuş cıvıltılarıdır.”



                                               * * * * *

“Beni yaratmış, yoğurmuş, bugünkü kişiliğimi ortaya çıkarmış olan yakınlarım, tüm incelikleriyle, nasıl da teker teker gözümün önüne gelebiliyorlar, hayret! Artık hayatta değiller; kendilerini tanıyan herkes tarafından da unutulmuşlar. Onları ben bile unutmuşum, bakışlarımı bu eski çocukluk günlerime çevirinceye dek. Şimdi hatırlayabildiklerimin yoğunluğu ve ayrıntıları beni şaşırtıyor. Derinliklere gömülmüş olan eski anı yığınları birdenbire bilinç üstüne çıkıyor.”

                                               * * * * *

“Çocuklarda ve hayvanlarda içgüdü ne kadar da kuvvetli! Şimdi bir tehlike ile karşılaştığımda bunu çocukluğumda olduğu kadar açıklıkla göremiyorum. Yıllar, insanlardaki o hayvansal çevikliği törpülüyor, yok ediyor. Bugün beklenmedik bir durumla karşılaştığımda kılım kıpırdamıyor, ama o gün dedemin katıksız bir tehlike içinde olduğunu sezmiştim.”

                                               * * * * *

“Adamın kabalığı karşısında, hiç işe yaramayan çocuksu bir öfkeyle kabarmıştı içim. Öbür yandan da çingene kızın haline acımıştım. Hayattaki beklentilerin çok ender olarak gerçeğe uyduğunu o zamanlar henüz bilmiyordum.”

                                               * * * * *

“Babamın küçük kardeşi olan Ahmet Amcam yakışıklı, uzun boylu ve hareketli bir kişiydi. Gençlik günlerindeki delişmenliğiyle büyükbabamı epeyi telaşlandırmış, ama zengin bir genç kızla evlendikten sonra adamakıllı durulmuştu. Hem onu hem de karısını çok severdim. Onlar da çocukları olmadığı için beni el üstünde tutarlar, olabildiğince şımartırlardı.”

                                               * * * * *

“Köpeklerin boynunda, üstü çivi uçları gibi uçlarla dolu demirli tasmalar vardı. Kurtlar kışın çiftliği basarlarsa, köpeklerin önce boynuna hücum ederlermiş. Bu çiviler köpeklerin korunmasını sağlarmış.”

                                               * * * * *

“Vapur onların bahçe köşesini dönerken, orada uzaktan bizi seyreden amcamla yengeme ve evdeki yardımcılarına hepimiz el salladık. Hiçbirimiz artık bir daha yaşanmamak üzere geride bıraktığımız güzel günlere el salladığımızın bilincinde değildik.”



                                               * * * * *

“Osmanlı İmparatorluğu 1914 yılının sonunda savaşa girdi.
İleriyi görme yeteneği hepimizden üstün olan babam dışında hiçbirimiz bu durumu fazla ciddiye almadık. Gerçi ben okulu bırakmıştım, ama bunun ötesinde evdeki yaşantımızda fazla bir değişiklik yoktu.”

                                               * * * * *

“Masaya oturduk ve söylene söylene bir gün öncesinden kalma ekmeği yedik. Bilmiyorduk ki, yakında bir haftalık ekmeği bulursak şükredeceğiz.”

                                               * * * * *

“Orada öylece, birbirlerine gülümseyerek durdular. Birbirlerine değmiyorlardı, ama ayrılmaz şekilde bir bütün olmuşlardı.”

                                               * * * * *

“El sallamasına annem, ‘Au revoir diye karşılık verdi, yüzünde geniş bir gülümsemeyle. Mehmet’le ben babam köşeyi dönene kadar arkasından baktık. Sonra içeriye, İnci’nin yanına döndük. Bu gidişin son gidiş olduğunu o gün hiçbirimiz aklımızdan dahi geçirmemiştik.”




                                               * * * * *

“Yengem derin bir iç çekti. Belli ki, geçen yıl Sarıyer’de hep birlikte geçirdiğimiz güzel günleri düşünmekteydi.”

                                               * * * * *

“Alevlerle sarılmış ön kapıya varıyoruz. Annemin kapıyı açmasıyla sokaktayız. Cehennemden bir gece. Düşman casuslarının kundakladıkları ahşap İstanbul evleri cayır cayır yanmakta. Sokağın her iki yanındaki evler ateş içinde; gökyüzünü gün ortasındaymışız gibi aydınlatmışlar.”

                                               * * * * *

“Yaşım ilerledikçe onun karakterini daha iyi değerlendirebilmiştim. Anlamıştım ki, annem olaylar istediği biçimde gittiği sürece ayakta durabilir. Evet, şimdi daha önce hiç bilmediği bir yoksullukla karşılaşmıştı, ama bu durumda olan sadece o değildi ki…”

                                               * * * * *

“Musluklardan su akmıyor, içecek suyumuzu Bekçi Baba haftada bir getiriyordu. Diğer su ihtiyacımızı ise köşedeki tulumbadan çekiyorduk. Daha o sabah bir teneke kutu ile hiç değilse yirmi kez gide gele taşımıştım bütün kovalardaki suyu.”

                                               * * * * *

“Ekmeğin kızarmış yerinden bir parça koparıp iştahla yemeye başladım. Ne dünyadaki huzursuzluklar, ne aile dertleri, bir çocuğun taze ekmekten aldığı zevki yok edemiyor.”

                                               * * * * *

“Annemin tavırlarında sevgiden eser yok. Bu iki kişi kolayca sevemezler ki zaten. Kaderin cilvelerine dayanabilmek için birbirlerine destek oluyorlar, o kadar.”

                                               * * * * *

“Mercimek, lahana çorbası ve bayat ekmekten başka bir şey konmuyordu soframıza. Yine de o kadar aç oluyorduk ki, bu tatsız tuzsuz yiyeceklere dahi iştahla saldırıyorduk.”

                                               * * * * *

görsel: ara güler
“Akşamları ise denize bakan bahçede toplanırdık. Rahibeler bizi Türk bayrağı altında askeri sıralara dizer, önce ‘Deutschland über alles’i söyletirler, ardından da ‘Padişahım çok yaşa!’ diye bağırtırlardı. Durumun gülünçlüğünü takdir edemeyecek yaşlardaydık.”

                    * * * * *

“Kayısı ağaçlarındaki çiçekleri yediğim çoktur. Açlıktan gözüm kararmış halde, çiçekleri avuç avuç ağzıma attığımı hiç unutmam.”

                                               * * * * *

“Onuncu yaş günüm yaklaşmıştı, ama Türkiye doğum günlerinin pek önemli olmadığı dönemlerden geçiyordu. Sonra bir gün birdenbire savaş bitiverdi.”

                                               * * * * *

“O tepedeki gri, harap binayı düşündüğümde bugünkü öğrenciler adına seviniyorum. Bugünün çocukları bize tanınmış olan koşulların çok üstünde yaşıyorlar.”

                                               * * * * *

“Ramazan’da okul kapanır, biz eve çıkardık. O yıl İstanbul sokakları, İstanbul tarihinin en kalabalık ramazan ayına tanık oldu. Oruç tutan Müslümanlar hep sokaktaydı, ama dinsel gösterileri izlemek isteyen bütün İngiliz, Fransız ve Amerikan askerleri de ortalığa doluşmuştu. Hele ramazanın son gecesi, Beyazıt Meydanı ve camisini görüp de unutabilecek bir kul düşünemiyorum.”

                                               * * * * *

“29 Mayıs 1929’da, dağarcığım Kuleli’deki günlerimin anılarıyla dolu olarak okuldan ayrıldım. Sınavı geçen şanslılar, vapur iskelesinde büyük bir coşkuyla uğurlanıyordu. Oysa bizim içimiz Kuleli’den ayrılmanın, aynı çatı altında bir daha uyuyamayacak olmanın üzüntüsüyle yanmaktaydı.”  

                                               * * * * *

“Biz bu güneşli noktada dururken annem çok uzaklara gitmekte. Gençliğinde bıraktığı yumuşak görüntülerle dolu bir dünyanın yolcusu şimdi o. Aslında elinden gelseydi, çoktan giderdi oraya ya… Örneğin, evi yandığında, babamın bilinmeyen bir yol kenarında öldüğünü duyduğunda… Giderdi de bizi bırakamadı; arkada biz vardık. Şimdi ise eteğine yapışmış kimse kalmadı. Yolculuğunu neden ertelesin?”
                        ▬    ▬      ▬


Kitapla ilgili yorumum:
Biyografi, anı, gezi yazısı türündeki eserler her zaman ilgimi çekmiştir. Hele bir de yazar; kendinden, çevresinden yola çıkarak yaşadığı dönemi, yaşananları ve hissettiklerini samimi bir şekilde aktarmışsa… İrfan Orga da (1908-1970) kendinden yola çıkarak bir kadının, annesinin, savaşla birlikte omuzlarına binen yükü ve özellikle o dönemde ailenin yaşadıklarını içten bir şekilde okuyucuya aktarmış. Kitapla ilgili dikkatimi çeken ayrıntılardan biri de eser, önce Türkçe olarak kaleme alınmasına rağmen ilk baskısı yurt dışında ve İngilizce yapılmış. Dr. Arın Bayraktaroğlu tarafından İngilizceden Türkçeye çevrilen kitap ise Everest Yayınları tarafından basılmış. Bir Türk ailesinin refah dolu günleriyle başlayıp savaş yıllarındaki zor zamanlarıyla devam eden bir öykü. Dönem romanlarından hoşlananlara…