28 Temmuz 2013 Pazar

YERYÜZÜNE DOKUN

T.C.McLuhan’dan çevre, doğa ve dünya dostu olanlara seslenen bir kitap: Yeryüzüne Dokun. Kızılderililerin doğaya, insana, yaşama gösterdiği saygının gözler önüne serildiği bu kitapta Amerika’nın keşfinden sonra oraya gidenlerle Kızılderililer arasında yaşananlara da yer verilmiş.

görsel: albert bierstadt
“Kızılderililer daima saygıyla konuşurlardı. Kendi isteklerini çevrelerine zorla kabul ettirmeyi uygun bulmazlardı; onlara göre kişisel kazançlar, hemen hemen istisnasız, fakirliğe giden bir yoldu, zenginliğe değil. Yaşamlarının anlamını, birbirleriyle ve yaşadıkları çevreyle olan ilişkileri belirliyordu - bunlar da anılarla, bir derinlik ve güç kazanıyordu.”

Peki ya biz? Daima saygıyla konuşuyoruz muyuz? Kendi isteklerimizi çevremize zorla kabul ettirmek için mi uğraşıyoruz? Kişisel kazançlarımızla mı zenginleşiyoruz yoksa kişisel kazançlar bizim için önemli değil mi? Ya da buna “kişisel çıkar” demek daha mı doğru olur? “Kişisel kazanç”la “kişisel çıkar” farklı mıdır yoksa bizim toplumumuzda mı böyle bir anlam farklılığı ya da aynılığı oluşmaktadır?

                                            * * * * *

“Kızılderililer beyazların yöntemlerini göre göre, seslerinin tonu şaşkın, kızgın, endişeli ve en sonunda da tümüyle ümitsiz bir hale geldi.”
                                           * * * * *

“Toprakla ve onun bize verdikleriyle doğru bir ilişki kurmalıyız; aksi taktirde, Kızılderililerin yıkımını doğanın yıkımı, doğanın yıkımını da bizim yıkımımız takip edecektir.”

Biraz düşünelim. Sel, çığ, toprak kayması, balık ölümleri… Bunların fabrika atıkları, orman katliamı, nehir yataklarına bina yapımı ile ilgisi olabilir mi ya da bunca insanın kullanıp attığı pet şişeler, naylon torbalarla? “Koskoca deniz, benim attığım şişeyle mi kirlenecek!” cümlesi size de tanıdık geliyor mu?

              * * * * *
“ ‘Biz her zaman bolluk içindeydik; çocuklarımız hiçbir zaman açlıktan ağlamadı, halkımız hiçbir şeye muhtaç olmadı. Kaya Irmağı’nın hızla akan suları bize bol miktarda balık veriyordu. Çok verimli olan toprak, bizi asla mısır, fasulye ve kabaktan yoksun bırakmıyordu… Köyümüz, yüz yıldan uzun bir süredir burada kuruluydu ve bütün bu zaman boyunca, Mississipi Vadisi tartışmasız bize aitti. Köyümüzdeki insanlar çok sağlıklıydı ve bu topraklar üzerinde bu kadar iyi şartlara sahip olan başka bir bölge ya da bizim av alanlarımızdan iyi olan başka bir yer daha yoktu. Eğer o günlerde kasabaya bir kâhin gelmiş olsaydı ve şimdi başımızdan geçen bu olayları yaşayacağımızı söyleseydi, halkımızdan hiç kimse ona inanmazdı.’ Kara Atmaca, Sauk ve Foxların Reisi. ”

Eğer en az on, on beş yıldır aynı şehirde oturuyorsanız etrafınıza daha dikkatli bakın. On, on beş yıl önce nasıldı hatırlayın. Şimdi nasıl, görün. On beş yıl sonra nasıl olacak,  hayal edin. Sizce de artık bazı şeylere inanmanın zamanı gelmedi mi?

                                            * * * * *

“ ‘Kutsal Toprak Ana, ağaçlar ve tüm doğa, düşüncelerinizin ve yaptıklarınızın şahididir.’ Winnebago bilge sözü”

                                            * * * * *

“ ‘Lakota yaşlısı bilgeydi. Doğadan uzak kalan insanın kalbinin sertleşeceğini biliyordu; Büyüyen ve yaşayan nesnelere yapılan saygısızlığın, insana karşı saygısızlığa da yol açacağını biliyordu. Bu yüzden, gençlerini doğanın yumuşatıcı etkisine yakın tuttu.’ Lakota Reisi Dinelen Ayı.”

                                            * * * * *

“1877 Eylülünde, ulusu adına, istemeyerek ama beyazlara güvenerek geniş otlaklarının 125.000 kilometrekarelik bir kısmını Kanada hükümetine verdi. Bu anlaşma, bufaloları hızla yok olmaya ve Karaayakları da neredeyse açlıktan ölmeye kadar götürdü. 1890 Nisanında, ölüm döşeğindeyken, son sözleri yaşam hakkındaydı: ‘Yaşam nedir? Geceleyin bir ateşböceğinin saçtığı ışıktır. Kışın, bufalonun soluğudur. Otların arasında koşan ve Günbatımında kaybolan gölgeciktir.’ Karaayak Konfederasyonunun sözcüsü Kargaayak”

Sizin için yaşam nedir? İşiniz, eşiniz, çocuğunuz, bilgisayarınız, kitaplarınız?... ; dalgaların sesi, rüzgârın serinliği, çiçeklerin kokusu?... Doğanın güzelliklerini de fark edip onlara da kucak açmamız gerekmez mi? “İşim, eşim, eşyam olmasa ne yapardım?” deriz de şunu hiç düşünür müyüz acaba? Rüzgâr hiç esmese, nehirler bir anda kurusa, çiçekler açmasa… Ne yapardık?

                                            * * * * *

“Biz, meşe palamutlarını ve fıstıkları sallayarak düşürüyoruz. Ağaçları baltalayıp devirmiyoruz. Biz yalnızca kurumuş ağaçları kullanıyoruz. Ama beyazlar toprağı deşiyorlar, ağaçları söküyorlar, her şeyi öldürüyorlar. Ağaç diyor ki, ‘Yapma. Acıyor. Canımı yakma.’ Ama onlar, onu baltalayıp kesiyorlar. Toprağın ruhu, onlardan nefret ediyor.”

Yeryüzündeki canlılar kaça ayrılır, desem ne dersiniz? “3’e: insanlar, hayvanlar, bitkiler.” Bunlardan en çok hangisine zarar verilince üzülürsünüz? Sonuçta üçü de “canlı” değil mi, zarar verilecek olsa üçünün de “can”ı yanmıyor mu? Bunların içinde en sesini duyuramayanı bitkiler, ağaçlar değil mi? “Cana can katmak” gerekirken “can” yakmak iyi mi?

                                            * * * * *

görsel: albert bierstadt
“Bir hayvanın yaşamı, büyük ölçüde, etrafındaki doğal koşullara bağlıdır. Eğer bugün burada bufalolar olsaydı, bence eski zamanların bufalosundan farklı olurdu çünkü bütün doğal koşullar değişti. Ne aynı yiyecekleri bulabilirlerdi, ne de aynı çevreyi. Atlarımızdaki değişimi görüyoruz. Eskiden büyük zorluklara katlanabilir, uzun mesafeleri susuz kat edebilirlerdi. Belli birtakım yiyeceklerle beslenir ve tertemiz sudan içerlerdi. Şimdi atlarımızın karıştırılmış yiyeceklere ihtiyacı var; daha az dayanıklılar ve sürekli bakıma muhtaçlar. Bu, Kızılderililer için de geçerli; daha az özgürler ve hastalıklara kolay yeniliyorlar. Eski zamanlarda kuvvetli ve sağlıklıydılar, temiz su içer, bufalo eti yerlerdi ve bu bufalolar da bugünkü sığırlar gibi bir yerlere kapatılmaz, genişçe bir alana yayılmış olarak yaşardı. Missouri Irmağı’nın suyu, eskisi gibi temiz değil ve artık derelerin çoğu, su içmek için uygun değil.”

                                            * * * * *

“ ‘Biliyorsunuz, dağlar her zaman taş binalardan daha güzeldir. Şehirde yaşamak, yapay bir varoluştur. Orada birçok insan, ayaklarının altında gerçek toprağı hemen hemen hiç hissedemiyor, saksıdakiler dışında bitkilerin büyüyüşünü göremiyor ya da caddelerin ışıklarından, geceleyin yıldızlarla süslenen büyüleyici gökyüzünü görebilecek kadar uzaklaşamıyor. İnsanlar, Yüce Ruh’un yarattığı sahnelerden uzakta yaşadığında, onun kanunlarını da kolayca unutuyorlar.’ Tatanga Mani (Yürüyen Bufalo)”


                                            * * * * *

“Birçok gencimiz, ilk eğitimlerini Kuzey Eyaletlerdeki okullarda aldılar, sizin ilimlerinizin hepsi öğretildi onlara; ama bize geri döndüklerinde, ormanda nasıl yaşanacağı konusunda tamamen cahil olan kötü koşuculardı… Ne avcı ve savaşçı, ne de öğüt veren kişiler olmaya uygundular, hiçbir konuda iyi değillerdi.”

Kırsal, kentsel; yaşam tarzı ayrımı yapmadan herkese aynı eğitimi vererek mi topluma ve kendine daha faydalı bireyler yetiştiririz yoksa ihtiyacı olan şeyleri öğreterek mi?

                                            * * * * *

“Kardeşim, Yüce Ruh’a tapmanın ve hizmet etmenin yalnızca tek bir yolu olduğunu söylüyorsun. Eğer yalnızca bir din varsa, neden beyazlar onun hakkında bu kadar farklı düşüncelere sahipler? Hepsi kitabı okuyabildiği halde, neden aynı fikirde değiller?”

                                            * * * * *

“Eğer paramız ve kandırılarak üzerinden atılacağımız topraklarımız olmasaydı, siyah ceketliler, öbür dünyadaki iyiliğimizi düşünme zahmetine hiç katlanmazlardı. Yüce Ruh, bizi bilmediğimiz şeyler için cezalandırmayacaktır. Kırmızı çocuklarına adil davranacaktır. Bu siyah ceketliler Yüce Ruh’la konuşuyor, onlar gibi görebilmemiz için bize ışık vermesini istiyorlar; ancak kör olan asıl kendileri, onlara yol gösteren ışık hakkında tartışıyorlar.”

                                            * * * * *

“Çoğu zaman yerli giyim biçimimiz alay konusu oluyordu ama hiç bizim giydiğimiz herhangi bir şey, çelik korseler ve okulda geçen birkaç yıldan sonra, eteklerini kabarık tutmak için kızlarımızın kalçalarına taktıkları kocaman yastıkların komik görünümüyle karşılaştırılabilir mi?”

“Bakış açısı” dedikleri bu mu acaba? Bizim yaptıklarımız doğru, güzel; başkalarının ki yanlış ya da tuhaf…

                                            * * * * *

“ ‘Evet, beyazların okuluna gittim. Okul kitaplarını, gazeteleri ve İncil’i okumayı öğrendim. Ancak, zamanla bunların yeterli olmadığını gördüm. Uygar insanlar, insan yapımı basılı sayfalara çok fazla bağlılar. Ben Yüce Ruh’un kitabına, yani onun yarattığı her şeye bakıyorum. Eğer doğayı tanımaya çalışırsanız, o kitabın çok büyük bir kısmını okuyabilirsiniz. Biliyorsunuz, eğer kitaplarınızın hepsini alıp güneşin altına serer, onları bir süre için kar, yağmur ve böceklere bırakırsanız, geriye hiçbir şey kalmayacaktır. Oysa Yüce Ruh size ve bize, doğa okulunda ormanları, ırmakları, dağları ve bizi de içine alan hayvanları araştırma olanağı verdi.’ Stoney Kızılderilisi Tatanga Mani”

görsel: tanja krstevska
Galiba kitapları sadece okumak, korumak, saklamak yetmiyor. Kitaplardan öğrendiklerimizi kendimize, yaşamımıza katmak; onların öğrettikleriyle insanı, doğayı, yaşamı okuyabilmek biraz daha mı önemli acaba?

                                     * * * * *

“Sessizlik, beden, beyin ve ruh dengesidir. Kendi benliğini koruyan insan, varoluşun fırtınalarında her zaman sakin ve sarsılmazdır…”

                                            * * * * *

“Biz, her şeyin Yüce Ruh’un yarattığı gibi kalmasından hoşnuttuk, onlarsa değildi ve eğer işlerine gelmezse, ırmakların yolunu bile değiştirirlerdi.”

Irmakların yolu gerçekten değişiyor mu? Yolunu kestiğimizi ya da değiştirdiğimizi düşündüğümüz o ırmaklar zamanı gelince eski yoluna dönmüyor mu? Sonra biz de diyoruz ki “Doğa, intikam alıyor”, “Doğa olaylarıyla mücadele etmemiz gerekir”. Biz bunları söylerken belki de dinlemediğimiz için sesini duyamadığımız doğa şöyle diyor: “Ne yaparsanız yapın bazı şeyleri değiştiremezsiniz. Benimle mücadele edeceğinize bana uyum sağlayın. Deprem bölgesi, dere yatağı… Pek çok özelliğim belli. “Benim dediğimi yapacaksın” diyerek beni değiştiremezsiniz; çünkü ben buyum, değişemem. Bunu bir kez daha düşünseniz…”

                                            * * * * *

“Gerçekleşmediği sürece, güzel sözlerin etkisi uzun sürmez.”

                                            * * * * *

“ ‘Kardeşim, halkımın efsanelerinden birinde, halkının küçük bir bölümünü yöneten bir reisin büyük bir ırmağı geçmesi ve çadırının kazığını yere çakarken, ‘A-la-ba-ma!’ diye bağırması anlatılır. Bizim dilimizde bunun anlamı, ‘İşte burada kalabiliriz!”dir. Ancak reis geleceği göremedi. Beyaz adam geldi, reis ve halkı orada kalamadılar. Oradan sürüldüler ve karanlık bir bataklıkta, çamurun içine itilip öldürüldüler. Onun söylediği sözler, beyaz adamın eyaletlerinden birine ismini verdi.’ Khe-tha-a-hi (Kartal Kanadı)”

                                            * * * * *

“Topraklarımı ve evimi korumak için savaştığım zaman, bana vahşi dendi. Beyazların yaşam biçimini anlamayıp hoş karşılamadığım zamansa, bana tembel dendi.”
                                   ▬      ▬      ▬