18 Temmuz 2013 Perşembe

BAB-I ESRAR (Ahmet ÜMİT)

Londra’dan Konya’ya bir iş seyahati. Günümüzden geçmişe belki de geçmişten günümüze bir seyir. Karen’den Kimya’ya geçiş.
“Bab-ı Esrar”. Gizemli olaylarla birlikte “iç”e yapılan yolculuğu anlatan bir roman. Şems, Poyraz Efendi, Kimya üçgeninde sorulan sorular: “Kimim?”, “Nerdeyim?”, “Ne yapmak istiyorum?”
Kendi cevaplarınızı bulabilmeniz ümidiyle…

“Tanrı merhametten de, şefkatten de daha büyüktür. Tabii, şiddet ve cezadan da. Onda hepsi vardır, onda hepsi birdir. Bir olmak demek, çok olanı bir görünümde toplamak demektir, ama farklılıklarını silmeden, aynılaştırmadan, birbirine benzetmeden. Çünkü her varoluşun bir anlamı, bir gereği vardır. Çoğu zaman mesele Tanrı’nın ne olduğu değil, bizim onda ne gördüğümüzdür. Sevgi dolu olanlar merhameti görür, zalim olanlar şiddeti. Zeki olanlar aklı görür, aptal olanlar kör inancı, âlimler bilimi görür, cahiller mucizeyi.”

                                                * * * * *

“Çok sevinmiştim babamın ölmeyeceğine ve büyümeden çözdüm, ‘Ölmeden önce ölünüz’ sözünün anlamını. Babamın gözlerindeki kıpırtısız sükûneti anlatıyordu bu sözler. Başkaları için farklı anlamı olabilirdi, ama bana göre bu sözler, yüzündeki o müzmin kedere rağmen, babamın hiçbir zaman kaybolmayan o derin huzurunu anlatıyordu. Ne zaman bu cümleyi duyacak olsam, sessiz, kıpırtısız, sanki sonsuzluğa uzanan dümdüz bir okyanus canlanır gözlerimin önünde. Büyük, güçlü, olağanüstü, ama bir o kadar sakin, bir o kadar engin, bir o kadar da uysal.”

                                                * * * * *


“Sema ölümü anlatmaz, yaşamı anlatır aslında. Yani yeniden doğuşu. Günahlardan arınmayı, suretler âleminden, hakikatler âlemine geçmeyi…”

                                                * * * * *

“ ‘Gerçekten şaşırttın beni. Seçtiğin şiir de çok güzeldi.’
İğneleyici bir sesle yakındı.
‘Bir de şiir sevmediğimi söylüyordun.’
‘Ne bileyim sevdiğini söylemedin ki.’
‘Her şeyin bir zamanı vardır.’”

                                                * * * * *

“Sözler hakikat değildir, ağzımızdan çıkan seslerdir. Yeryüzünün gelmiş geçmiş en yetenekli söz ustaları dahi yaşamın en basit anlarını bile bize gerektiği gibi anlatamaz. Renkleri gösteremez, kokuyu duyuramaz, dokunuşun verdiği hazzı hissettiremez, sesleri işittiremez, yiyecekleri tattıramaz, diyelim ki bir mucize oldu bunları yaptı; ama insanların ruhunda olup biteni aktaramaz.”

                                                * * * * *

“Hakikati öğrenmeye hazırım diyenin şaşırmaya hakkı yoktur.”

                                                * * * * *

Mevlana Müzesi, Konya
“Bu iki olay da ifadelerde yer almıyordu. Önemli olmayabilirdi, ama araştırmakta yarar vardı. Gizem çoğu zaman önemsizmiş gibi görünen küçük olayların bir araya gelmesiyle çözülürdü.”

               * * * * *

“Senin suçun değil, bütün yetişkinlerde oluyor. İnsanlar büyüyünce hislerine duydukları güven azalıyor. Görmedikleri, dokunmadıkları, işitmedikleri, koklamadıkları, tatmadıkları şeylere inanmıyorlar. Hayal kurma yeteneğini kaybediyorlar. Mucizelerin gerçek olamayacağını düşünüyorlar. Sen de öyle oldun.”

                                                * * * * *

“Sorgu sırasında üçünün de yüzlerini görmek, tepkilerini ölçmek yaralı olabilirdi. Bazen sözcüklerin gizlediği gerçeği, küçük bir mimik, bir anlık bakış kolayca ele verebilirdi.”

                                                * * * * *

“Baban da öyleydi, az yer, az içer, az konuşur, çok dinler, çok okur, çok düşünürdü. Bedeninden çok, gönlünü beslemeye çalışırdı. Çünkü beden tüketir, gönül ise çoğaltır.”

                                                * * * * *

“ ‘Madem onu bu kadar seviyordun, neden gitmesine izin verdin?’ diye söylendim. ‘Neden onu durdurmaya çalışmadın?’
Hiç istemediğim halde sesim azarlar gibi çıkmıştı, ama annem alınmadı.
‘Çünkü o bizimle birlikte yaşayamazdı’ diye açıkladı sakin bir tavırla. ‘Onun seçtiği yolla bizimki hiçbir zaman birleşemezdi.’” 
                                                        
İlginizi çekebilir:

4.Aşk– Elif Şafak