30 Haziran 2013 Pazar

HANGİ BATI (Attila İLHAN)

“Ya düşmansındır batıya ya hayran; ya koşa koşa gelirsin memleketim diye ya da ardına bile bakmadan gidersin buralardan.
Batı konusundaki düşüncelerimiz; duyduğumuz, gördüğümüz, öğrendiğimiz kadarıyla... Acaba orada yaşanmışlıkları olan biri Batı hakkında neler düşünür, neler söyler?Attila İlhan da  “Hangi Batı” adlı kitabında bizlere artı ve eksileriyle Batı'yı, yaşadıklarını anlatıyor.
Anlatırken de bazı önemli noktaları düşünmemizi, sorgulamamızı sağlıyor. İşte kitabın başında bulunan ve fazla söze gerek bırakmayan bir bölüm:

paris eiffel tower
“  ‘….. bir millet için saadet olan şey diğer millet için felaket olabilir, aynı sebep ve şerait birini mes’ut ettiği halde diğerini bedbaht edebilir, onun için bu millete gideceği yolu gösterirken dünyanın her türlü ilminden, keşfiyatından, terakkiyatından istifade edelim, lakin unutmayalım ki, asıl temeli kendi içimizden çıkarmak mecburiyetindeyiz….. ‘ Mustafa Kemal Atatürk (Konya gençleriyle konuşma) 20 Mart 1923”

     *          *          *          *          *

“Falih Rıfkı’nın bir yazısını hatırlarım, Yugoslavya içlerine bir yolculuğunu anlatır; uzaktan kuleleri, sis arasından seçilen görkemli binaları, sağlam ve oturaklı haliyle, alafranga bir şehir ufak ufak belirmektedir. Müslüman çoğunluğun bulunduğu bir Bosna şehridir bu. Falih Rıfkı: ‘İşte, diye düşünür, Avrupalı Türkün şehri böyle olmalı.’ Şehre girince, gördüklerinin Hıristiyan mahalleleri olduğunu fark edecek, Müslümanların Anadolu işi köhne evlere benzer evlerde yaşadığını görüp üzülecektir. O ki, o kadronun en akıllılarındandır ve gerçekte Türkçüyüm der, o bile Türk şehrini kendi özellikleri içerisinde düşünemez de, Avrupa’nın kendine bulduğu üslup içinde düşünür, aksi çıkınca da dertlenir. Bu kadro önerse önerse, Mustafa Kemal’e İtalyan Ceza Yasasını, İsviçre Code Civil’ini çevirmeyi önerebilirdi.”

                                   *          *          *          *          *    
     
“Cumhuriyet kuşaklarının dramı Atatürk sonrasında başlar. Çağdaşlaşmayı batılılaşma yapanlar sonrakilerdir.”

Çağdaşlaşmakla batılılaşmak aynı şey mi? Çağdaşlaşırken batılılaşıyor muyuz; yoksa batılılaşırken mi çağdaşlaşıyoruz? Acaba bunlardan sadece birisi mi yoksa her ikisi mi?... Belki de hiçbirisi!

                                   *          *          *          *          *

“Lisede Sophokles okuduk, klasik Türk sanat musikisine sövmeyi, Divan şiirini hor görmeyi, buna karşılık devletin yayınladığı kötü çevrilmiş batı klasiklerine körü körüne hayranlık göstermeyi öğrendik. Sanki Sinan Leonardo’dan önemsiz, Mevlana Dante’den küçüktü, Itri ise Bach’ın eline su dökemezdi. Aslında kültür emperyalizminin ilmiğini kendi elimizle boynumuza geçiriyorduk, ulusal bileşim arama yerine hazır bileşimleri aktarmak hastalığımız tepmişti …”
“Oysa bir kere yaptığımız batılılaşmak değildi, ikincisi batı bizim sandığımız gibi değildi, üçüncüsü batı’nın ulaştığı yer özenilecek bir yer değildi.”

                                    *          *          *          *          *

“Her şey, ama her şey Doğu’da kötü, Batı’da iyi! Onlar nasıl yapıyorsa biz de öyle yapmalıyız ki, adam olalım! Oysa elin Japon’u çıkmış, hiçbir şeyini değiştirmeden, sadece ekonomik ve teknolojik gelişme sürecini kendi yapısında yaratarak batı düzeyini yakalamış, dibini kurcalayan yok! Biz ha babam batı müziği dinliyor, çeviri roman okuyor, batılı gibi giyiniyor, bir türlü batılı olamıyoruz, adamlar Japon gibi yazıyor, Japon gibi yaşıyor, Japon gibi ölüyorlar, ama batıyı geçiyorlar. Japon’un yaptığını biz yapamamışız, bizim yaptığımızı Afrika’daki eski Fransız ve İngiliz sömürgeler yapmışlar, ama onlar da ‘batılı’ olamamış!”

Kimliğimiz, kültürümüz, dilimiz… Neredeydik, neredeyiz, nereye gidiyoruz?

                                   *          *          *          *          *     
    
“…Senegalli bir zenci teknisyen, memleketinin Batılılaşması konusunda ne düşündüğünü soran bir röportajcıya şu cevabı veriyor: ‘Senegal’in modern bir ülke olmasını isterim elbet, ama Batılı değil.”

Peki ya biz modern bir ülke mi olmak istiyoruz yoksa Batılı mı? Yoksa…

                                   *          *          *          *          *  
       
“Biraz Karagöz, biraz ortaoyunu, biraz ulusal piyesle çok daha Türk ve Batılı olacağımızı kime anlatırsınız? Çin’in yüzlerce yıllık eski operasıyla, Rusların Kazakları ve eski baleleriyle gelerek ortalığı kırıp geçirdiklerini görseler bile!”

Acaba gerçekten görüyor muyuz; yoksa sadece bakıyor muyuz? Kim bilir, belki de bakarkörlerdeniz?
                                                                                                                                                           

  
                                   *          *          *          *          * 
        
“….. galiba şöyle dersem, demek istediğimi daha kestirmeden anlatmış olacağım: bizim gerçek İstanbul ile tenha Anadolu kasabalarının tozlu hanlarında destanlaşan İstanbul arasında ne ağır bir fark varsa, gerçek Paris’le dünyanın dört bir ucunda ünü dolaşan “rivayet” Paris arasında o kadar ağır bir fark vardır.”

Eğer “Ah, Paris!” diyenlerdenseniz ve “Parisçik”i tanımayı istemiyor, hayallerinizdeki Paris’i ya da gezip dolaştığınız “güzel” Paris’i yaşamak istiyorsanız kitabın bu bölümü acaba sizi hayal kırıklığına uğratır mı? “Ah, Paris!”, “Vah, Paris!” olur mu?

                                   *          *          *          *          *

“Eğer Kürt Kürtçe, Laz Lazca, Fellah Arapça konuşuyorsa, bu bizim hem şerefimiz hem suçumuz, ama onların hiçbir şeyi değil. Şerefimiz, demek ki on yüz yılı bulan bir Türk yaşantısına rağmen onları zorlamamışız, baskı altına almamışız dillerini unutturmak için; suçumuz, demek ki Türkçeyi onlara iletmesini, öğretmesini bilememişiz, bütün « milliyetçilik » palavralarımıza rağmen! Amaç elbette herkesi Türkçe konuşturup yazdırıp okutmak olmalı, ama bölge dillerini unutturmak pahasına değil. Zira bu diller de bu toprağın zenginliği: Şarkıları, şiirleri, ağıtları ve küfürleriyle.”

                                   *          *          *          *          *       
  
“… Çok kibar, çok varlıklı, çok ince bir komşunuz olsa sizin; konağın duvarları usta ressamların tablolarıyla süslü, kitaplığı en namlı yapıtlarla yüklü olsa; piyanoya çöktü mü Bach’ı, Monteverdi’yi derya gibi çalkalandırsa parmaklarıyla, şiir okumaya durdu mu duyarlığına vurulsanız; ama bir gün öğrenseniz ki, bu kibar kültürlü komşu bu evi kurmak, bu inceliğe varmak için çevresindeki bütün komşularını haraca bağlamış, kimisini vurmuş, kimisini kırmış, kimisini evinden yurdundan etmiştir; yine de ona aynı saygıyı duyar, elini aynı içtenlikle sıkar mısınız? Ve sıkarsanız, aynada kendi suratınıza nasıl bakarsınız?”

Bir yanda ırkçılık, sömürgecilik, savaşlar; bir yanda Goethe, Michel Ange, MozartPeki, hangi batı?

                                    *          *          *          *          *

“Türk edebiyatının en önemli sorunu, bugün için bir öz kişiliğini bulma sorunudur. Öğrenmek güzel, öğrendiğini cakalı satmak da güzel. Ama bilmek başka, bilgiyi bizim kılabilmek; yöntemden ulusal bir bileşim çıkarabilmek başka! Ne demiş eskiler, herkes kaşık yapar ama…”

Türk edebiyatının sorunu hâlâ aynı mı ya da hâlâ mı aynı? Günümüzde de öğrenmek güzel mi? Peki neyi öğrenmek? Ya bilgi… Bilgi gerçekten bizim mi? Yoksa artık kafamız iyice karıştı mı? Peki… “Biz” kimiz?

                                   *          *          *          *          *

“Uzakdoğulu bir söz şöyle diyor: «Ahmak, hayran olur, bağlanır, çünkü anlamaz; zeki, kuşkulanır dibini karıştırır, çünkü anlar.»”

                                   *          *          *          *          *

Sadri’yle (Alışık) beraber, beş yıl kadar önce, bizim daima tutan ve pek mükemmel sonuç veren bir ‘işletme’ düzenimiz vardı: Birisinin yeni bir pikap, fotoğraf makinesi, teyp filan satın aldığını gördük mü, hemen aygıtı eller küller, şurasını burasını kurcalar, çokbilmiş budala tavırları takınıp «cık cık» ederek sağlamlığını, hassaslığını göklere çıkarır, kısacası sahibin sonunda şu kaçınılmaz sözü söylemeye getirirdik: ˗˗ Yapıyor herifler birader, bizim gibi mi?”

Teknolojiyle beraber her şey daha da hızlı ilerliyor. Bizde de güzel şeyler yapılıyor. Ama bunların hangisinden ne kadar haberimiz var? Yoksa “üçüncü sayfa” haberleri daha mı çok ilgimizi çekiyor?

                                   *          *          *          *          *      
   
“Türkiye’nin sorunu batılılaşmak sorunu değildir, modern kişiliğini bulmak sorunudur.”

Geçen süre içinde batılılaştık mı,  modernleştik mi? Peki kişiliğimize ne oldu?

                                   *          *          *          *          *

“Türkiye ile Amerika arasındaki ilişkilerin çok iyileşmesi, Türkiye’yi, güneydeki Arap ülkelerine karşı yeniden kötü duruma düşürür. Bunu da elbet hemen kestirdiniz, nedeni açık: bir Arap/İsrail savaşı da olsa, petrolcü ülkelere silahlı müdahale de gerekse, Amerikan uçaklarına Doğu Akdeniz’de üs lazım, acaba var mı böyle üsler?

                                   *          *          *          *          *

“Türkiye’nin dış politikasını kökünden değiştirmesinden başka çıkar yol yoktur: Müdafaa-i Hukuk Doktrini’ne dayanan; bağımsız, özerk, özgürlükçü ve kimsenin çıkar hesaplarına alet olamayan, bir dış politika gereklidir bizim için.”

                                   *          *          *          *          *

“Ama batının asla bağışlamadığı, bağışlamayacağı, Ortadoğu’da tamamıyla kendi gücüne güvenerek kendi çıkarlarını savunan güçlü bir Türkiye’dir.”

                                    *          *          *          *          *
“Sözü bağlayalım,  ‘batılı’ ‘hür dünya’, ‘demokrasilerin dayanışması’ vs. emperyalist sistem içerisinde büyüklerin küçükleri sömürmesinden kazıklamasından başka bir şey değildir, bir koca yalandır, bunun kanıtı da işte hem büyüklerin küçüklere, hem de birbirlerine attıkları şu kazıklarla gözler önüne serilmektedir. Sistemin içyüzünü ve işleyişini iyi anlayalım ki, ilişkilerimizi düzenlerken enayi yerine konmayalım.
                                   ▬        ▬        ▬